Abdulalim Osmanoğlu

ustad kulliyatBâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse hakikate zulümdür. Her cihetle kemalde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve müptela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa vazifeye ehemmiyetli zarardır.

 

 

 

 

 

 

 

Nurcularla Hasbihal – 2

باسمه سبحانه الحمدلله رب العالمين

والصلاة والسلام على سيدنامحمد و على اله و صحبه اجمعين

Hasbihalimizin birinci kısmında, Nurcu kardeşlerimizin bizleri dinlemeden, söylediklerimizi düşünmeden ve muhakeme etmeden itiraz ettikleri ve bu itirazlarında kullandıkları dört beş meseleden biri olan zamanla mukayyet “zaman tarikat zamanı değil” ibaresinin üzerinde konuşmuştuk. Şimdi diğer meselelere devam edelim:

Diğer bir mesele; “Hz.Üstad, mesleğimizden bahsederken hakikat mesleği, sahabe mesleğinin bir cilvesi gibi tabirler ile bir tarik olduğunu söylüyor. Tarikat değil diyor.” demeniz.

Buna mukabil biz de Barla Lahikası’ndaki ibarelerle diyoruz ki: « Tarikatların esası olan azîmet ve takva şu kesretli bid’atlar içinde yapmak pek müşkildir. Hem TARİKATTA; şu zamanda en eslemi Yirmi Altıncı Sözün âhirlerinde bir nebze yazılmıştır.»(10)

Hz.Bediüzzaman’ın, 26.Sözün ahirinde izah edilen tarikı, aşikar bir surette tarikat olarak isimlendirdiği bu ifadelerinden anladığımız şu ki: Demek Risale-i Nur’da “tarikat” ifadesinin iki manası var. Biri bid’atların mani olduğu, tatbikatını müşkilleştirdiği bir mana ki, zaman zaman Risale-i Nurlarda da, mesela Telvihat-ı Tis’a’da ve 5.Mektup’ta geçen “tasavvuf” manasıdır; diğeri ise, insanları Allah’a vasıl eden, hakaik-ı imaniyenin inkişafına vesile olan yolların hepsinin müşterek adıdır ki, bu yollar dahi üç kademedir. Birinci kademesinde («tarikatlar hakikatların yollarıdır»(11) ve «… Ehl-i tasavvufun mabeyninde fenâ-fi'ş-şeyh, fenâ-fi'r-resûl ıstılahatı var. Ben sofi değilim(12) ifadeleri bu manayı iş’ar etmektedir) tasavvuf ilmi; ikinci kademesinde hakikat ilmi (Risale-i Nur’un da birinci kademe irşad ilmi) ve üçüncü kademede ise şeriat ilmi (bütün tarikat ve hakikat mesleklerinin müntehası(13)) kullanılarak talipler terbiye ve irşad edilir. İmam Rabbani (ra) de «seyr ü sülûk, hareket-i ilmiyeden ibarettir»(14) ifadeleri ile bu manayı ders vermiştir. İşte Barla Lahikası’ndan yaptığımız iktibasın delaleti ile 26.Söz’ün ahirinde izah edilen tarik de bir tarikattır, öyleyse Risale-i Nurlar’da geçen “tarikattan ziyade hakikattır, şeriattır” ifadesi ile “tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçmek” manalarındaki “tarikat” kelimesinden maksat “tasavvuf” ilmidir. Yani Aczmendî Tarîkatı “tasavvuftan ziyade hakikattır, şeriattır” ve irşad usûlü de “tasavvuf berzahına girmeden zahirden hakikate geçmek” suretindedir. İnşaallah bu hasbihalimizden sonra müzakere edeceğiz; ki, Risale-i Nur’un mesleği, talebelerini “hakikat ilmi” ile terbiye eden bir tarikattır.

Üçüncü mesele ise Telvihat-ı Tis’a hakkında… Daha doğrusu, sizin meseleniz olmadığı için aldandığınız bir mesele. Telvihat-ı Tis’a nedir, nelerden bahsediyor diye sorulsa, ekseriyetle şu cevap verilecektir: Tarikatlardan, tarikatların vartalarından bahseden bir risaledir.

Evvela, evet tarikatların sekiz adet vartasından bahseden bu risalede, o vartaların hemen akabinde de dokuz adet fayda ve lüzumundan bahsedilir; fakat bu husus özellikle nazara verilmemektedir.

Saniyen, Nur camiasının “tarikat” hakkındaki peşin kanaatlarından dolayı, ekser Nurcu, bu risaleyi kendi ile alakalı olarak görmediğinden, “telvihat” kelimesinin manasına dahi bakmamıştır. Halbuki “telvih” ve “telvihat” kelimelerinin manası için Yeni Lugat’te şöyle yazıyor: “Lüzumlu şeylerden bahsetmek suretiyle olan kinaye. Kinaye halindeki işaretler.”

Ne dersiniz?! Risalenin ismi dahi birçok manaları ifham etmiyor mu?!

Salisen : Eğer nurcuların anladığı gibi “zaman tarikat zamanı değil”, tarikatlar iptal oldu gibi bir mana sahih ise, Hz.Üstad kendisinin ve talebelerinin itham ve mahkemesine sebeb olacak bir risaleyi niye yazsın? Eğer ehl-i tarike yazılmış desen, senin telakki tarzına göre tarikatların iptal olduğunu söyleyen bir zatın kitabını hangi ehl-i tarik okur?! Senin de zaten tarikatle bir alakan yok! Hakîm ismine azami mazhariyeti olan bir zat için bu abesle iştigal düşünülebilir mi?

Rabian : Ey Nurcu kardeşim! Sen bir ehl-i İslam olarak, Kur’an-ı Hakîm’de, mesela ehl-i kitap hakkındaki bir kıssayı, bu ayetler ehl-i kitap için yazılmıştır diyerek kabil-i ihmal görebilir misin? O kıssalar ve ayetler birçok hükmün menşei olmamış mıdır? O kıssa ve ayetlerin birinci derece muhatabı mü’minler değil midir?

Bilâ teşbih, sen bir Nurcu olarak, ilham mertebesinde telif edilmiş bir Risale-i Nur’un birinci muhatabı, senin üstadının kendi nefsi olduğu halde, aynı Risale-i Nur’un ve O üstadın talebesi olmana rağmen, sen kendi nefsini bazı risalelerden nasıl azade görebiliyorsun? Bu durumda, bu nasıl bir talebeliktir?! Mesela, Tabiat Risalesi sadece tabiat bataklığına saplananlara mı hitab eder?! Gençlik Rehberi, Hanımlar Rehberi yalnız gençlere ve hanımlara verilen bir ders midir?! İhtiyarlar Risalesi’nden istifade etmen için kırk yaşını geçmen mi gerekmektedir?! Yoksa bu risaleleri sırf başkalarına anlatmak için mi okuyorsun?! Telvihat-ı Tis’adan aldığın ders, sadece ve sadece “tarikatların vartaları” mıdır?! Yazıklar olsun böyle talebeliğe!

Hamisen: Bir de Hz.Üstad’ımızın Telvihat-ı Tis’a için ne dediğine bakalım: «Tarikatlerin hakîkatlerini ilmen beyân eden Telvihât Risâlesi var ki; bir ders-i hakîkattir ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarîkat dersi değildir.» (15)

Demek Telvihat Risalesi, ehl-i hakikat olan Risale-i Nur Talebeleri için yazılmış, ayn-ı hakikat bir risale imiş. Hakikat mesleğinin düstur, esas ve ölçülerini beyan eden bu şaheseri, bir de bu nazar ile okumak elzem değil midir?

Bir diğer mesele ise, ne manaya geldiğini bildiğinizi ve düşündüğünüzü zannetmediğim “kemalat peşinde değiliz” ifadeleriniz… Bunun için Telvihat-ı Tis’a’nın son paragrafına bir nazar edelim:

« Seyr-i sülûk-ü kalbî ile ve mücahede-i ruhî ile ve terakkiyât-ı mâneviye ile, insan-ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakikî mü'min ve tam bir Müslüman olmak; yani, yalnız surî değil, belki hakikat-i imanı ve hakikat-i İslâmı kazanmak; yani, şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve halil olmak ve âyine olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, benî Âdemin melâikeye rüçhaniyetini ispat etmek ve şeriatın imanî
ve amelî cenahlarıyla makamât-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir.»

Ey kardeşler! Malumunuzdur, kemalat sahibine insan-ı kamil derler. Şimdi sizler, bu paragrafta yazılı olan şeylerin peşinde değil misiniz? Sizler ne dediğinizin ve neyi istemediğinizin farkında mısınız? Bu anlayış ve hareket tarzınız ile haliniz şu adama benzer ki, “ben cennet peşinde değilim” diyerek, insanı cennete götürecek amelleri ve feraizi terk eder. Be hey şaşkınlar! Cenneti gaye-i ibadet etmemek ile seni Allah’ın (cc) razı olduğu Cennet’e götürecek amelleri terk etmek aynı şey midir? Risale-i Nur’un mesleği kemalsizlik midir, yolsuzluk mudur ki fiilen kemalat düşmanlığı yapıyorsunuz; sizi insan-ı kamil, yani hakiki mü’min ve tam bir müslüman haline getirecek olan tarikattan ve zikirden nefretkarane uzak duruyor ve tabilerinizi uzaklaştırıyorsunuz? Allah (cc) cümlemize iz’an ve şuur versin! Amin.

Diğer bir mesele de “bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez; edilse, hakikate zulümdür” ifadelerini serrişte ederek kemalat erbabını kabul etmemeniz ve hatta reddetmeniz.

Evvela bu ve buna benzer ifadeleri nasıl anladığımızı yazalım, sonra da birkaç iktibas ile kısaca tahkik edelim; bakalım baki hakikatları fani şahsiyetler üzerine kim bina etmeye çalışıyor! Zira bir söz ancak bu kadar zıttı bir manada kullanılabilir!

Hz.Üstad’ımız bu cümleleri ile şöyle emrediyor ki: “ Ey kardeşlerim! Ben de Risale-i Nur’un bir talebesi olarak sizin için bir nümune-i imtisalim ki, Risale-i Nur’un hakikatları benim gibi kemalat erbabını yetiştirir. Bu kemalatı, baki hakikatları benim ile başlatıp benimle bitirmeyin, bana münhasır addetmeyin, sadece benim üzerime bina etmeyin. Benden sonra da Risale-i Nur benim gibi kemalat ehlini çıkarır ve çıkaracak. Aksi bir mana ve tatbikat bu hakikatlara bir zulümdür. Zira bu hakikatlar yaşanmak için zuhur etmiştir; mazhar, ma’kes ve ayine isterler.”

Bakın Risale-i Nur’da neler yazıyor:

« Kezâlik, bu âlemi şu kadar ziynetlerle, nakışlarla tezyin eden Mâlikü’l-Mülk, elbette ve elbette o harika, antika, mu’cize manzaraları, ziynetleri, seyircilerden, müşahitlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâli bırakmayacaktır. İşte, câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.» (16)

« İşte, o muarrif üstadın herbir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dairede, şakirtleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor…

Demek, vücud-u üstad, vücud-u kasrın dâisidir. Ve ahalinin istimâı, kasrın bekàsına sebeptir. Öyle ise, denilebilir ki, eğer şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki, o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasr tebdil ve tahvil edilecek… Ve şakirtleri ise evliya ve asfiyadır.» (17)

« İsm-i Kayyûmun mazhar-ı ekmeli olan insan ile, bir cihette kâinat kıyam bulur.» (18)

« Ve keza hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır. Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin hem bânisidir, hem esasıdır hem güneşidir.» (19)

Ey Nurcular! Şimdi siz diyorsunuz ki: “Bu hakikatları Hz.Üstad bizatihi yaşadı ve kitaplarına yazdı. Fakat ondan sonra bu hakikatları yaşayan kimse çıkmamıştır ve çıkamaz. Yani Hz.Üstad ile birlikte bu hakikatlar da toprak olup gitmiştir. Her ne kadar bu hakikatlar kitapta yazıyor olsa da onlar kitapta kalacak hakikatlar olup bizler sadece okur geçeriz. Bu hakikatları Hz.Üstad’dan başka yaşayan birisinin olduğuna inanmaz ve kabul etmeyiz.”

Halbuki Risale-i Nur’da, bir hakikatın bekasının alameti şöyle izah ediliyor:

« Nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşcikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşçikleri gösterip gökteki güneşe işaret ve şehadet ederler ve zevâl ve vefatlarıyla bir daimî güneşin mevcudiyetine ve bekàsına delâlet ederler.» (20)

Ey kardeşler! Madem kainat hâlâ ayaktadır ve Risale-i Nur kasrı yerinde durmaktadır; öyleyse cilve-i kayyumiyet el’an devam etmektedir. Bu hakikatları yaşayan üstad-misal insan-ı kamiller, hayatları ve mevcudiyetleriyle bu hakikatların bekasına delalet etmektedirler. Ve yazıklar olsun anlayış ve tatbikatınıza ki, sizler bu baki hakikatlara zulmettiniz…

Şimdi bu izahlardan sonra, Hz.Üstad’ımızın şu ifadelerini tekrardan bir okuyun:

« Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse hakikate zulümdür. Her cihetle kemalde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve müptela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa vazifeye ehemmiyetli zarardır.» (21)

Bu cümlelerin vermiş olduğu ders nerede, sizin anlayış ve tatbikatınız nerede!

Ey hakikati taharri eden kardeşlerim! Maddi-manevi bu kainat, mühendislik hevesindeki nefsinizin arzu ve isteklerine göre yaradılmamış. Bence bu mühendislik hevesini bırakın da kemalat erbabını tanımaya çalışın. Hazer edin! Zira onların aleyhinde bulunmak istifadenin kesilmesine sebebtir.

Evet « âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir, Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur.» (22) Sizler de Hz.Üstad’ımızın vazifesini, davasını ve Risale-i Nur’daki bu hakikatları hayatlarıyla devam ettiren bu ayinelerden bir ayine bulun ki, o gelen velayet-i kübra feyizlerinden hissedar olasınız! Sizler kabul etseniz de etmeseniz de bu hakikatlara ayinedarlık vazifesi her cihetle kemalde ve devamdadır…

Şimdi de bir meseleyi, Nurcu kardeşlerimize ben tevcih etmek istiyorum. Zira memleketimizin içinde bulunduğu vaziyet itibarıyla en kısa zamanda mutlaka hallolması gereken bir mesele:

Malumdur ki, Mektubat’ta şöyle bir ibare var: « Nev-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir ki, hakikate nüfuz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki, surete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabul ederler. Hattâ, kuvvetli bir hakikati zayıf bir adamın elinde zayıf görür; ve kıymetsiz bir meseleyi kıymettar bir adamın elinde görse, kıymettar telâkki eder. »(23) Yani akıl ve ilim yoluyla hitab edilebilecek insan kitlesi en fazla yüzde yirmidir ve bu fıtri bir meseledir, değiştiremezsiniz. Halbuki;

Hem Risale-i Nur’un mesleği cadde-i kübra olarak avam-havas her kısımdan insana hitab eder. Hem Risale-i Nur’un en mühim bir vazifesi, hususan avam tabakası olmak üzere “ehl-i imanı dalaletten muhafaza eylemektir”. Hem dershane-i Nuriyelerdeki insan kazanma verimi en iyi ihtimalle yüzde beş civarındadır. Hem sizler dahi ister istemez “falan ağabey böyle, filan ağabey şöyle dedi” demekten kurtulamıyorsunuz. Peki, bu vaziyette, ilim tarikıyla ulaşamadığınız, fakat vazifelerinizden biri olan tabaka-i avama Risale-i Nur’un hakikatlarını nasıl ulaştıracaksınız? Yoksa mekteb talebeleri bize yeter deyip devam mı edeceksiniz?

Şimdilik bu hasbihal ile iktifa edelim.


     10) Barla Lahikası Sf: 69 (Zehra Yayıncılık)
     11) 27.Sözün Zeyli
     12) 21.Lem’a
     13) Telvihat-ı Tis’a 7.Telvih
     14) Mektubat-ı Rabbani 144.Mektup
     15) Tarihçe-i Hayat 6.Kısım Emirdağ Hayatı Sf: 465
     16) Mesnevi-i Nuriye Zerre
     17) 11.Söz
     18) 30.lem’a 6.Nükte
     19) Mesnevi-i Nuriye  Habbe
     20) 15.Şua 1.Makam 1.Kısım 8.Kelime
     21) Emirdağ L. Sf: 51 (Zehra Yayıncılık)
     22) 17.Lem’a 13.Nota
     23) 28.Mektub 7.Risale

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...