Abdulalim Osmanoğlu

 

seyahatRisale-i Nur dairesine giren bir talebeye verilen ilk emir ve ders ve talim, "hâl dili ile yapılan zikirdir". Yani öyle bir hal ve yaşayış tarzı içine gireceğiz ki, o hal ve yaşayış tarzımız zikir olsun!

Üç Kal’a-i İslamiye – 5

Biz dahi başta ona başlarız… (1)

باسمه سبحانه وان من شئ الايسبح بحمده

Evvelki yazımızda, "şahsî, ailevî ve içtimaî hayatımızda örf-âdet ve an'ane suretinde cereyan edegelen, sünnet-i seniyye ve şeair-i İslamiye esası üzerine müesses hissiyat-ı mütevariseyi ve hayat tarzını ihya etmek" vazifemizi kısaca "sünnet-i seniyye" olarak dillendirip "ittiba-ı sünnet" evradımızı müzakere etmeye başlamıştık.

Sonra H.Hulusi Efendi'nin (ks) bir mektubundaki "Bismillah ile açılan Risalet-ün Nur kapısından girince, tıfıl iken "ümmetî" diyen şefiini ciddi sevmek, yâni sünnet-i seniyyesine ittiba eylemenin muaccel mükâfatı olarak buluyor… Risalet-ün-Nur'un getirdiği ve tâlim ve tefhim ettiği çok hakikatlardan sünnet-i Ahmediyeye (a.s.m.) temessük dersini en hakikî olarak alan, Risâlet-ün Nur şâkirdleridir." (2) ifadelerine binaen, Risalet-ün Nur kapısının anahtarı hükmünde olup "bismillah"tan bahseden Birinci Söz'e intikal ettik.

Evvela, Birinci Söz'ün birinci, yani "bismillah her hayrın başıdır" cümlesi ile "bismillah" meselesinin ehemmiyetini anladık; sonra, anlamanın neticesi olarak ikinci, yani "biz dahi başta ona başlarız" cümlesi ile "o yola girdik". Yani biat ve intisab ederek Risale-i Nur Talebesi olmaya azmettik.

Şimdi üçüncü cümlesi ile dersimizi almaya başlıyoruz. Hulusi Efendi'nin (ks) ifadelerine (hususan Birinci Söz'den evvelki paragraf da hatırda tutularak) bakılırsa, almamız ve anlamamız gereken ders;

1-      Dersi alan ve tatbik eden bir muhatab olmalı

2-      "İttiba-ı sünnet" ile alakalı olmalı.

Evet üçüncü cümleye bakalım:

« Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır.» (1)

Yirmialtıncı Sözün Zeyli'nde, kısa tarîkımızın birinci evradı "ittiba-ı sünnet" olarak zikrediliyor ve Yirmibirinci Lem'a İhlas Risalesi'nde ise, ihlası kazanıp o yolda gidebilmemiz için emredilen düsturların birincisinde de "amelinizde rıza-i İlahi olmalı" buyuruluyordu.

Bu iki kısa hatırlatma ve Hulusi Efendi'nin (ks) mektubu beraber düşünüldüğünde, Birinci Söz'den anlaşılması gereken mana da bu minval üzere olmalıdır ki;

Risale-i Nur dairesine giren bir talebeye verilen ilk emir ve ders ve talim, "hâl dili ile yapılan zikirdir". Yani öyle bir hal ve yaşayış tarzı içine gireceğiz ki, o hal ve yaşayış tarzımız zikir olsun! İşte şahsî, ailevî ve içtimaî hayatımızın tamamını alakadar eden bu zikrin adına " ittiba-ı sünnet" denir. Yani Risale-i Nur dairesine giren veya girmek isteyen bir talip, hususan "İslam nişanı" manasına gelen şeair-i İslamiyenin -alâ takati'l imkan- ihyası ile mükelleftir.

İttiba-ı sünnet, «şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ-i Hüsnânın herbir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi' olmaya çalış» (3)maktır. Bütün cihazat-ı insaniyeye zikir yaptırmaktır. Hem de günün herbir saatinde, herbir dakikasında, herbir anında. Ki, bunun adına "huzur" denir.

İşte, zikrin esas olduğu tasavvuf mesleği ile huzurun esas olduğu hakikat mesleği arasındaki mühim bir fark da budur. Bazan dil yorulur, insan unutur; fakat insanın hayatı, ittiba-ı sünnete göre şekillenmiş ise, umum amelleri ve hali zikir üzere berdevam olur. Öyle ki, sünnet-i seniyyenin bereketi ile, evvelce dil ile seslendiği Rabbinin huzurunda olduğunun şuur ve idraki ile hareket eder. Bütün ömür dakikalarını zikir ile geçirmiş olur. Zira şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmı içinde, esma-i hüsnanın cilveleri intişar etmiş. O haller ve ameller ile insan, fiilen o esmaları zikreder. İşte huzur ve hakikat mesleğinin terbiye ve talimi! Hem Sahabe Mesleğinin bir cilvesi ki, Onlar (r.anhüm) biat ettikleri andan itibaren bütün hayatlarını, yani adetlerini, günlük işlerini, ticaretlerini, kıyafetlerini, hanelerini, eğitimlerini, alışkanlıklarını, konuşmalarını ve hâkeza… hayatlarına ait herbir şeylerini sünnet-i seniyye üzere şekillendirmişler ve bu ittibalarına mukabil kınayanların kınamasına aldırış etmemişlerdir. İttiba-ı sünnet ile müşrik ve gayr-ı Müslimlerden kendilerini ayırmışlardır.

Bid'aların hükümferma olduğu bu ahirzamanda, ittiba-ı sünnete riayet edenlerin, ziyadesiyle bahsinde bulunduğumuz kınamalara maruz kalacağı hem tecrübe ile sabit hem de Hz.Üstadımız İhlas Risalesinin Birinci Düsturu'nda alenen beyan etmiş. Zaten hakikat mesleğindeki nefis terbiyesinin ve ahirzamanda ittiba-ı sünnetin ecrinin ziyade olmasının temelini bu husus oluşturmaktadır, Allahu a'lem. Ne garip bir cilvedir ki, Türkiye'den diğer İslam ülkelerine, cihad edip şehit olmak için giden mücahidlerin kısm-ı azamı, memlekette kalıp "şeair-i İslamiyenin ihyası" mücadelesini bir türlü yapamıyorlar. Halbuki bu mücahid kardeşlerimiz, hakikaten Allah (cc) için can vermeye giden samimi müslümandırlar. Bu vaziyet de gösteriyor ki, hakikat mesleğinin ilk emri, nefis terbiyesi ve enenin hüveye inkılabında gayet mühim bir vazife icra ediyor. Zira herbir günlük muamelatında, nefsin ve enenin zoruna gidecek öyle hakaretlere, kınamalara maruz kalıyor ki insan, adeta hergün yüzlerce defa ölüyor. Ve bu muamelelerin en ağırları da insanın en yakınlarından zuhur ediyor. Fakat böyle bir ittiba-ı sünnetin mükafatı da yüz şehid ecrinden hissedar olmaktır. Yani "yüz şehid ecri", nefis, kibir, gurur ve enaniyet üstündeki tesir derecesini gösteren bir ölçü oluyor.

Risalede geçen "şu mübarek kelime" ibaresi, sadece lisanen telaffuz ederek söylediğimiz "kelime" manasına hasredilemez. Zira hem cümlenin devamında, başta insan olmak üzere, bütün mevcudatın "hâl dili" ile zikrettiği bir kelime olduğu yazıyor; hem de Katre'nin Mukaddemesi'nde verilen bir ders, "kelime" ibaresinin geniş mana ve halleri ihtiva ettiğinin nümunesini gösteriyor. Şöyle ki:

« Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar'dır. Şöyle ki:

Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfi ile ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismi ile ve esbab hesabına bakmak hatâdır…. Ve keza, nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir. » (4)

"Kelime" ibaresinin ihtiva ettiği geniş manalara bir delil olarak iktibas ettiğimiz bu dersimiz, aynı zamanda bahsinde bulunduğumuz "bismillah" ile münasebettar gözüküyor. Evet, bu dersimizde geçen herbir kelime ve kelam dahi birer hayırdırlar. Öyleyse "bismillah", buradaki kelime ve kelamların dahi başıdır. Öyleyse bizim de bu kelime ve kelamları öğrenmemiz için biz dahi başta "bismillah"a başlamamız; yani "bismillah" nedir ve ne manaya gelir öğrenmemiz ve tatbik etmemiz gerektir.

Dersimize devam edelim:

«Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.» (1)

Cümlenin ilk kısımları İhlas Risalesi'ndeki ihlasın hassalarına benzese de, maksadım hakikat mesleğinin tatbiki için Risale-i Nurun emrettiği usûlü tesbit etmek olduğundan "temsilî hikayecik" kısmına dikkat çekmek istiyorum.

Hz.Üstad'ımız, Risale-i Nurdaki temsiller için şöyle bir izahatta bulunuyor:

« Bunlar gibi çok kavânin-i rububiyet vardır ki, zerreden tâ mecmu-u âleme kadar cereyan ediyor. İşte, faaliyet-i rububiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti gör, herbir kanun bir burhan-ı vahdet olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve iradenin cilvesi olmakla beraber, hem vâhid, hem muhît olduğu için, Sâniin vahdâniyetini ve ilim ve iradesini gayet kat'î bir surette ispat ederler.

İşte, ekser Sözlerde ekser temsilât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misalle göstermekle, müddeâda aynı kanunun vücuduna işaret eder. Madem temsille kanunun tahakkuku gösteriliyor; burhan-ı mantıkî gibi yakinî bir surette müddeâyı ispat eder. Demek, Sözlerdeki ekser temsiller birer burhan-ı yakinî, birer hüccet-i katıa hükmündedir.» (5)

Şimdi elimizdeki bu ölçüye göre dersimize devam edelim. Yani onsekiz bin, hatta daha ziyade maddi-manevi alemleri ihtiva eden, zerreden tâ mecmu-u âleme kadar cereyan eden kavanin-i rububiyete ait kanunlardan bir veya birçok kanunu anlayıp tatbik etmek için şu temsili dinleyelim:

« Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin—tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazı idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı(1)

Bu dersten ne anladığımı yazmadan evvel bir-iki iktibas daha yapalım. Fakat kanaatim o ki, bu iktibaslardan sonra, "harici" anlayışında olmayan ve Risale-i Nur’u, Nur camiasının tarikat anlayışındaki saplantılarının etkisi altında kalmadan okuyanların nezdinde meselenin izaha bile ihtiyacı kalmayacaktır. Hem iktibasın nisbeten uzunluğu bıkkınlığı netice vermesin. Zira bu iktibaslarımızda, hem Nur Talebelerine emirler, hem üveysiyet, hem intisab, hem usûl, hem âdâb, hem müridlik, hem şeyhlik, hem himmet, hem velayet, hem seyr ü sülûk… ilâ âhir birçok mesele bulunuyor. Daha evvel bu risaleleri okuyanlar dahi tekrardan dikkatli bir nazar ile okusalar, ziyadesiyle istifade ederler:

« Dördüncü vecih: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor, قُلْ وَلاَ تَخَفْ "Korkma, sözlerini söyle" diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbab-ı âdiyenin fevkinde bir tarzla kurtularak mahfuz kalacaksın. Evet, bu hizmet-i Kur'âniye içindeki zât, hakikaten esaretle şarka gitti. Ve yine acip bir esaretle Asya'nın garbında on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyhin dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözlerledir. قُلْ وَلاَ تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek, Hazret-i Şeyhin dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehâlik-i azîmeye düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî ile Hazret-i Şeyhin dediği gibi mahfuz kalmış. Hem fevkalme'mûl, bir gurbet diyarında fevkalâde inayete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inâyâtın tâdâdında yazılmıştır. Hazret-i Gavs'ın dediği gibi, biz onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ (Sen, inâyet gözüyle gözetilip korunmaktasın) fıkrasının meâlini gözümüzle görüyoruz. (Evet, istikbaldeki o müridin bir müridi olan diğer bir müridi dahi, aynen üstadı gibi o emre imtisal ederek, üstadından almış olduğu dersleri ve hakikatları hiç çekinmeden umum aleme ilan ve ilam etti ve ediyor. Biz dahi o inayeti görüyoruz. Abdulalim)

Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zâttan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak 'Yâ Gavs-ı Geylânî' derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, 'Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.' Acîptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam, Zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî'ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.

Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu'l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla Eski Said (r.a.) Yeni Said'e inkılâp etmiş. O Fütuhu'l-Gayb'ın tefe'ülünde en evvel şu fıkra çıktı: اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ  Yani, 'Ey biçare! Sen Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyede bir âzâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.' İşte o vakit, o tefe'ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi mânevî hastalığımı da kat'iyen anladım. O şeyhime dedim: 'Sen tabibim ol.' Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Fütuhu'l-Gayb kitabında 'Yâ gulâm!' tâbir ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz ettim. Fakat pek şiddetli hitap ediyordu: 'Eyyühe'l-münafık,' 'Ey dinini dünyaya satan riyakâr' diye, diye... Yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyakla o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdü lillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı." » (6)

Bu iktibasa bir de 28.Mektub’un penceresinden bakalım:

« Fakat sonra, ameliyat-ı şifakârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.

Sonra İmam-ı Rabbânî'nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe'ül ederek açtım. Acaiptendir ki, bütün Mektubat'ında yalnız iki yerde "Bediüzzaman" lâfzı var….

Yalnız İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: "Tevhid-i kıble et." Yani, "Birini üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma."» (7)

8.Lem'a ve 28.Mektup'tan iktibas ettiğimiz dersler, Hz.Üstad'ın Birinci Sözdeki "bedevi Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir…" diye başlayan paragrafı ve "biz dahi başta ona başlarız" cümlesini nasıl tatbik ettiğinin bir izahıdır. Zira Hz.Bediüzzaman yapmadığı veya yaşamadığı birşeyi yazmamıştır.

Madem Risale-i Nur'un temsilleri, zerreden tâ mecmu-u âleme kadar cereyan eden kavanin-i Rububiyetin bir ucunu ve nümunesini gösterir; ve madem "yol kesicilerin ziyade olduğu çöllerde bir kabile reisinin himayesine ihtiyaç olması" dahi bu dünyada cereyan eden bir kanundur; aynen öyle de, zemin yüzündeki çöllerden daha tehlikeli, daha kavurucu, başta nefis, şeytan ve avenesi olmak üzere birçok yol kesicileri olan seyr ü sülukta, elbette o yolları bilen, tanıyan ve sözü geçen bir kabile reisinin himayesine çok daha ziyade ihtiyaç vardır. Gavs-ı Geylani'nin himmet, irşad ve teminatı gibi.

« Ehl-i tarikat ve hakikatçe müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarik-ı hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki, nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenâfişşeyh hükmüne gelir. 'Ben' dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur. Ve hâkeza, tâ fenâfirresûl, fenâ fillâha kadar gider.» (8)

« Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her fert o şeyhini, mürşidini, dâirede dahi muhâfaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, dâireye girdikten sonra, ancak dâire içinde mürşid arayabilir.» (9)

İnşaallah bir sonraki yazımızda bu meseleyi biraz daha müzakere edeceğiz…

1-       Birinci Söz

2-       Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hulusi Bey’in Fıkrasıdır

3-       24. Söz’ün 5. Dalının 3. Meyvesi

4-       M.Nuriye - Katre – Mukaddeme

5-       24.Mektup 2.Makam

6-       8.Lem’a – S.T.Gaybi

7-       28.Mektup 3.Risale

8-       8.Lem'a

9-       28.Lem'a 11.Nükte Bir Düstur

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...