Abdulalim Osmanoğlu

kulliyat1Merkez-i hilafet olan İstanbul'u, beşyüzelli sene bütün âlem-i hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i Islâmiyedeki ehl-i îmânın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde "Allah Allah" diyenlerin kuvvet-i îmâniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş-u huruşlarıdır.

 

باسمه سبحانه وان من شئ الايسبح بحمده

وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Müdakkik ve muhakkik bir Nur talebesi, evveliyatımızda bizde de olduğu misillü, Risale-i Nur’u dinlediği ağabeylerinin telkinatı tesiriyle, Risale-i Nur’da zikir meselesi hakkında “Risale-i Nur’da böyle bir şey yoksa” diye kendisinde bir istifham oluşmuş; bu münasebetle bize sual etti. Biz de dilimizin döndüğü ve aklımızın erdiği kadarıyla, Risale-i Nur’u hüccet kabul edenlere, Risale-i Nur’daki deliller mesamatıyla meseleyi bir derece mütalaa ve müzakere edelim istedik.

Evvela, uzun uzun okumaya hulku müsait olmayanlar için deriz ki: Madem Risale-i Nur’da yazmadığı halde “sadırdan değil, satırdan konuşalım” ifadeleri birçok nurcunun hareket düsturudur; öyleyse Risale-i Nur’da zikrin olmadığına dair bir ibare gösterebilirler mi? Yazının ilerleyen kısımlarında Risale-i Nur’da zikrin olduğunu biz göstereceğiz inşaallah.

Malumdur ki, müddei iddiasına dair tek bir delil getirse ve karşı taraf aksine bir delil gösteremezse, meselenin tartışılacak bir tarafı kalmaz. Risale-i Nur’u bilenlerce aşikar bir meseledir ki, hiç kimse “Risale-i Nur’da zikir yoktur” yazıyor diyemez. Diyeceği olsa olsa, “ben böyle anlıyorum”, “benim nazarımda böyledir”, “ihtiyaç hissetmiyorum”, “ben zikrin emredildiğini görmedim” gibi zannî ve Indî mülahazalarda bulunabilir. Gözünü kapatıp güneşi görmek istemeyenlere veya “lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip ZİKİRDEN NEFRETKÂRÂNE UZAKLAŞTIRARAK susturuyorlar” (2.Lem’a) ifadesinin mâsadakı olanlara yapılabilecek bir şey yoktur.

Saniyen, Risale-i Nur’un herbir risalesini ve cümlesini kendisine verilmiş bir emir telakki etmeyene; “insan burayı okuyunca kendini münafık gibi hissediyor” hissiyat ve düşüncesiyle Hz.Üstad’ımızın İşaratü’l-İ’caz tefsirine derç ettiği münafıklar hakkındaki kısmını O kitaptan çıkarmakta hiçbir beis görmeyen bir zihniyete; kendi anlayışına muvafık gelmediği için “Bir Düstur” serlevhalı mektubu 28. Lem’adan çıkaran bir sadakata (!) karşı diyebileceğimiz pek bir şey yok! Bunları şunun için söylüyorum; bizim talebeliğimiz odur ki, “Risale-i Nur’da yazılan herbir cümle bizzat bana verilen bir emirdir”. Bazan aklım muhataptır, bazan kalbim; bazan ruhum muhataptır bazan da nefsim! Fakat netice itibarıyla hepsi bizzat bana verilen bir derstir. Sağlıklı da olsam “Hastalar Risalesi”ni okurum ve bana hitap eder; ihtiyar da olsam “Gençlik Rehberi”ni okurum ve bana hitap eder. Aynen öyle de, Telvihat-ı Tis’a da benim için yazılmış ve bana hitap eden bir risaledir. Elbette, Telvihat-ı Tis’a’yı sadece tarikatın vartalarını öğrenmek için okuyan ve o risaleyi sadece o telvihten ibaret zannedenler de mevcut. Halbuki Telvihat-ı Tis’a tasavvuf ilmiyle hareket eden ehl-i tarikata yazılmış bir risale olmayıp Risale-i Nur talebeleri için yazılmış ve seyr ü sülukünde kendisine rehber olacak bir el-kitabıdır.

Salisen: Mütalaamızın bundan sonraki kısımlarında evvela zikir emirlerine bakalım; devamında ise hafi ve cehri zikrin tesir farkları ve bu hizmet devresinde niçin cehri zikri tercih ettiğimizin bir iki hikmetinden bahsedelim.

Birinci dersimiz Telvihat-ı Tis’a’dan:

Ama önce, telvih kelimesinin bir iki manasına da bakalım.

Telvih: Açıklamak; zahir ve aşikare kılmak; güneş veya ateş ile bir şeyin rengini değiştirmek. Diğer bir manası da kinayeli, yani başka manalara işaret ederek söz söylemek.

« Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir.

Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu, had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.

İşte, madem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir.

Elbette ve herhalde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış.

Madem irade etmiş; elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.» (Birinci Telvih)

« Bu seyr ü sülûk-i kalbînin ve hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri, zikr-i İlâhî ve tefekkürdür.» (İkinci Telvih)

Evet madem hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriyenin gösterdiği gibi akıl işliyor; öyleyse kalb dahi işleyecek. Çünkü o kalbin Fatırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış.

Peki o kalbi işlettirmek nasıl olacak? Elcevab: “Kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velayet meratibinde zikr-i İlahi ile tarikat yolunda hakaik-ı imaniyeye teveccüh etmektir. Yani Risale-i Nur yolunda hakaik-ı İmaniyeye teveccüh ederken zikr-i İlahiyeye müracaat edeceksin. Zira Hz.Üstad’ımız 28.Mektub’ta şöyle emrediyor:

« Ehl-i kalb ve sahib-i halin derecâtına göre, o feyzi, o âb-ı hayatı, yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek, Kur'ân'dan gelen o Sözler ve o nurlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil, belki kalbî, ruhî, hâlî mesâil-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlâhiye hükmündedirler.»

Yani Risale-i Nur sadece akıl ile anlaşılmaz; yani herbir latifenin ve cihazat-ı insaniye midelerinin gıdası farklıdır. Ehl-i kalb ve sahib-i hal olacaksın ki, Risale-i Nur’un kalbî ve halî mesailini de anlayabilesin. Ehl-i kalb olmanın ve o kalbin işlemesinin yolu ise o hakaik-ı imaniyeye müteveccih olurken zikr-i İlahi ile meşgul olmandır. Yoksa istifaden nakıs kalır. Çünkü akıl yoluyla kainattan gelen malumat, kalpte tasdik edici bir nur bulmaz ise maksat hasıl olmaz. Nasıl akıl çalışmadığı zaman mesail-i ilmiye anlaşılmaz ise, aynen öyle de kalp harekete gelmez ise mesail-i kalbiye maksut neticeyi hasıl etmez.

Madem kalb dahi akıl gibi işleyecek ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velayet meratibinde zikr-i İlahi ile tarikat yolunda hakaik-ı imaniyeye teveccüh etmektir; peki neyi nasıl zikredeceğiz?

Rumuzat-ı Semaniye’ye bakalım:

“Evvelen asl-ı şeriattandır ki, Kur'an kelimâtı ve harfleri Kur'an'dan olmak cihetiyle her birinin on sevabından tut, tâ binler sevaba kadar uhrevî meyveler verir. Gafletle okunsa dahi sevabı var. Fakat sair zikir ve tesbihler hurufatının hususi sevapları Kur'an hurufatına benzemiyor. Gafletle okunsa çoklarının nazarında semere vermiyor. İşte bu kaide-i Şer'iyeye binaen ikibin sekizyüz defa   اللهُ اللهُ  Kur'an kelimatı olmak cihetiyle söyleyen ve zikreden insan ne kadar feyizli sevaba mazhar olacağı kıyas edilsin. Evet insan bir virdi, Kur'an'dan almalı, bir zikretse Kur'an'ın tayin ettiği adet ile ders almalıdır. Meselâ; Sübhânallah dediği vakit Kur'an kelamı olarak dese hem sevâb-ı Kur'ânîyi hem fazilet-i zikriyeyi alır. لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ  Kur'an ayeti cihetiyle dese hem Kur'an'dır, hem zikirdir. Gaflet gelse zarar vermez. O niyet olmazsa zarar vardır.” (Rumuzat-ı Semaniyye, 7.Remzin 2.Parçası)

“Evet, her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla  لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ cümlesini bin defa tekrar ile o değişen perdelerin herbirisine bir لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ  ı bir lamba yaptığı gibi...” (25.Söz, Emirdağ Çiçeği, S.428)

Görüldüğü üzere Hz.Üstad’ımız, “insan bir virdi Kur’an’dan almalı” diyerek, bir vird edinmemizi emrediyor. Ve dahi, sayısını da tayin ediyor. Emirdağ çiçeğinde ise, Risale-i Nur talebelerine bin defa   لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ demeyi emrediyor. Bir insan kendisini Risale-i Nur talebesi biliyor ve öyle tanıtıyor ve Risale-i Nur hususunda ahkam kesiyorsa, bu emirler karşısında ne yapması gerekmektedir! Eğer yapamıyorsa, ağlayıp istiğfarla mı meşgul olmalı yoksa Risale-i Nur’da zikir yoktur deyip hayatını bu minval üzere geçirerek, zikirden nefretkarane uzaklaşmalı mıdır?

Bir Nur talebesinin bize “sizin yaptığınız gibi zikir Risale-i Nur’da var mıdır” diye sormadan evvel, zikirden nefret etmeyi bırakıp Hz.Üstad’ımızın bu emirlerine boyun eğerek hem hafi hem de cehri bir surette bu emirlere ittiba etmesi gerekmektedir. Ki, bu soruyu sormaya hakkı olsun. Bu ifadelerim hiç de sizi gücendirmesin; isterseniz hayali ufak bir tecrübede bulunalım. Şöyleki;

Ehl-i kalb birisi derslerinize iştirak etse, mesela Üçüncü Lem’a okunurken, his ve zevkin ince tellerini ihtizaza getiren o risaleyi dinleyen böyle bir zat lerzeye gelip Allah diyerek bir nara atsa, o garibin ikinci defa gelmesine müsaade edilir mi?

Evet “Kelime-i tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahazâ, zakir olan zâtta bulunan hasse ve latifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi; onların da, onlara münâsib şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.” (Mesnevi-i Nuriye, Hubab, S.94)

“Tarikatta, zikr-i kalbî ile ve tefekkür-ü aklî ile kazandığı teveccüh ve huzur ve kuvvetli niyetler vasıtasıyla âdetlerini ibadet hükmüne çevirmek ve muâmelât-ı dünyeviyesini, a'mâl-i uhreviye hükmüne getirip sermaye-i ömrünü hüsn-ü istimal etmek cihetiyle, ömrünün dakikalarını, hayat-ı ebediyenin sünbüllerini verecek çekirdekler hükmüne getirmektir.” (29. Mektup, T. Tis’a, 9. Telvih, S.431 )

« Ancak O'nun kudretiyle, iradesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve O'nun zikriyle kalbler mutmain olurlar. ” (Mesnevi-i Nuriye, Katre, S.52)

Zahir bir surette görüldüğü üzere, Risale-i Nur zikr etmeyi kendi talebelerine ve dahi ümmete emrediyor. “Risale-i Nur’da zikir yoktur” diye de bir emir olmadığına göre zikretmek, اللهُ اللهُ   ve/veya لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ ı   bir vird olarak almak meslekî bir vecibedir, zarurettir.

Bu tesbitten sonra gelelim “cemaat halinde cehri zikir” meselesine:

Evvela bu meselede de Risale-i Nur’da men edici bir husus olmamakla birlikte, teşvik edici ve nasıl yapılması gerektiğine dair emirler mevcuttur. Hatta Mehdiyet hareketi olan Risale-i Nur hareketinin ikinci ve üçüncü devrelerinde, yani ehl-i imanın imanlarının muhafaza ve inkişafından sonra (o vazife her daim cari olmakla birlikte) ehl-i küfür ile beden ve cihad ile mücadele zamanı geldiği vakit cehri zikre emir dahi vardır.

İlk iktibasımızı Lemeat’tan yapalım:

“Evliyadan aşıkîn ve arifin beynlerinde mühim bir fark” serlevhalı kısımdan

«Zira asıl ibadet, bizzat nefs-i zikirdir./

O ahval-i mübaha, bir vesile-i müşevvik./

Harekatı tayinde ihtiyar-ı zakiri ayet serbest bırakmış, mübahta takyid etmez./»

Görüldüğü üzere zikri emreden Risale-i Nur, mesela kadın-erkek beraber zikretmek gibi haram muamelata girmedikten sonra, mübah olan harekatta bir kayıt getirmiyor.

Barla Lahikası’nda Hulusi Efendi’nin (ks) fıkrası olan bir mektupta şöyle emrediliyor:

« …Merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve murakıb küçük bir halka-i tevhidi teşkil edenler gibi; bu küçük cemaatinizin her biri arkasında, bir nisbet-i mütezayide-i muntazama ile artan, mahrut şeklinde zümre-i muvahhidîni görür gibi oldum.»

Bu dersimiz de Sikke-i Tasdik-i Gaybi'den:

«...Henüz memleketlerinin hapishanelerinde bulunan kardeşlerimizden Kastamonu'dan Mehmed Feyzi ve Sâdık ve Emin ve Hilmi ve İnebolu'dan Ahmed Nazif, Denizli Hapishanesi'ne sevkedildiklerinde şu malûmatı verdiler: "Zelzele tam gece saat sekizde başladı. Bütün arkadaşlar لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ zikrine devam ediyorduk.» 

Mesnevi-i Nuriye Katre Risalesi’nde

«Ve keza, لاٰ اِلٰهَ ِالاَّ اِللهُ  olan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zeban ettiği zaman, zamanı bir halka-i zikir tahayyül etmekle, o halkanın sağ tarafı olan mâzi cihetinde enbiyanın, sol tarafı olan istikbal cihetinde de evliyanın oturup cemaatle zikrettiklerini ve kendisi de, o cemaat-ı uzmâ içinde bulunarak şu kubbe-i minâyı dolduran yüksek, İlâhî ve tatlı sadâlarına iştirak ettiğini tahayyül etsin. Kuvve-i hayaliyesi daha keskin olanlar da kâinat mescidinde bütün masnuatın teşkil ettikleri halka-i zikirlerine girsin, şu fezayı velvelelendiren o sadâları dinlesin.»

Yine Lemeat’ta “Tevhidin İki Bürhan-ı Muazzamı” serlevhalı kısımda

Şu kâinat tamamıyla birburhan-ı muazzamdır. Lisan-ı gayb, şehadetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet tevhid-i Rahmân’la, büyük bir sesle zâkirdir ki: لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve âzâsı birer lisan-ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki: لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

O dillerde tenevvü var, o seslerde merâtip var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki: لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

Bu bir insan-ı ekberdir; büyük sesle eder zikri. Bütün eczası, zerrâtı küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki: لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ

Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor aşri, şu Kur’ân maşrık-ı nuru. Bütün zîruh eder fikri ki: لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ  »

"Şems, meczub bir serzakirdir. Halka-i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir.” (25.Söz, 2.Şua,1.Lem’a.)

Risale-i Nurdan bu dersleri almış, yani bizzat veya hayalen büyük ve küçük bütün bu sesleri işiten Nur talebeleri bu seslere iştirak etmek istese bu men edilir mi? Risale-i Nur’a muhaliftir denilir mi?

Gelelim camilerdeki zikirlerimize:

Evvela Aczmendilik, Risale-i Nur’un diğer bir ismi olup başta şeair-i İslamiye olmak üzere sünnet-i seniyyenin tamamına mümkün mertebe fiilen, olmadı binniyyet ittiba etmek mesleğimizin bir emri olup ala-takati’l-imkan imtisal etmeye gayret sarfediyoruz. Sevk-i zaruret ile terkedilmez emri her daim hatırımızda.

Fakat aklı gözünde olanlar yalnız zahire akseden kısmı gördüğü ve görebildiği için, her daim bize kılık-kıyafet ve camilerdeki zikirlerimizi soruyorlar. Zannediyorlar ki, Aczmendilik bu ikisinden ibaret.

Halbuki bizim hafi zikir ve hatmelerimiz de var. Fakat sualler ekseriyetle cehri zikrimizden neşet ettiği için o kısım üzerinde kısaca duralım. İktibasımızı Mesnevi-i Nuriye’den yapalım:

“Tohum olacak bir habbenin kalbi, yâni içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz; ölür gider. Kezâlik, ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, اللهُ اللهُ  zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Halık-ı Semavat ve Arz’a isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde ene mahvolur. İşte Nakşîbendîler, zikir hususunda ittihâz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin fethiyle, ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefsin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezalik, Kadiriler de, zikr-i cehrî sayesinde tabiat tâğutlarını târ u mâr etmişlerdir.” (Mesnevi-i Nuriye, Hubab, S.94)

Risale-i Nuru sathi bir nazarla okuyan dahi bilir ki, Risale-i Nur’un hedefindeki iki düşmandan biri enaniyet ve diğeri de tabiat tağutlarıdır.

Hulusi Efendi’ye (ks) bu dersimizdeki “hararet” sorulduğu vakit, “hararet hareketten tevellüd eder” emrini hatırlatmıştır. Evet cehri zikrin hareketi eneyi yakıp mahvedecek harareti tevlid eder; o dahi kuvveti, yani cemaat içindeki rıhı ve o dahi cazibeyi tevlid eder ki bir ferde çok ruhları kazandıran sır buradan neş’et etmektedir. Şua dahi, nar-ı aşk ile ateş alıp çabuk tebahhur eden reşha-misal Nur talebesinin yapışıp yükseldiği ziya ve nurdur.

Tabiat tağutları ibaresinden sizler ne anlıyorsunuz bilmem amma, esbab-perestlik, madde-perestlik ve benzerlerinden neş’et eden makam-mevkiye, silaha, finansal güce, teknolojiye haddinden fazla ehemmiyet verip onları tesir-i hakiki sahibi olarak telakki etmek misillü şeylerin hepsi tabiat tağutlarına girer. Bunun bir neticesi olarak Nur camiasının makam-mevki sahibi olmak, hizmetlerine maddi imkan sağlamak için yapmadıkları şaklabanlık kalmadı. Hani bütün kuvvetimizi hakta ve ihlasta bilecektik. Birbiriyle mahkemelik olan cemaatların hangileri ulvi maksatlar için kardeşlerini rejim-i bid’akaranenin Allah cc adına hüküm vermeyen zalim mahkemelerine şikayet ettiler?!

İşte tabiat tağutlarının hükümran olduğu bu dehşetli zamanda cehri zikrin ehemmiyeti daha ön plana çıkmıştır. İnsanlar bilsin veya bilmesin; şuurunda olsun veya olmasın, bu zikirler umum alem-i İslama bir nokta-i istinaddır, imanlarına bir takviyedir. Telvihat-ı Tis’a’da şöyle emrediliyor:

“...Merkez-i hilafet olan İstanbul'u, beşyüzelli sene bütün âlem-i hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i Islâmiyedeki ehl-i îmânın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde "Allah Allah" diyenlerin kuvvet-i îmâniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş-u huruşlarıdır.” (29. Mektup, T. Tis’a, 3. Telvih, S.421)

Madem alem-i Hıristiyaniye ve umum ehl-i küfür ile cihad zamanı gelmiştir, öyleyse cûş-u huruş zamanıdır. Herhalde hafi zikir cûş-u huruş ile tavsif edilmez!

Eğer camiler devlet dairesi ve süfyaniyeti pompalayan bir yer olmaktan çıkıp 7/24 müslamanların hizmetinde olan mekanlar haline gelseydi ve o camilerin arkalarındaki tekkeler açılsaydı, zikirlerimizi camilerde değil o tekkelerde yapardık.

Ey Nurcular! Mehdiyet hareketi olan Risale-i Nurun üç vazifesi var. Kış zamanında sıkışıp gelen bahardan gafil kalmak mesleğinize sadakat değil, en hafif tabiriyle saflıktır. İman hizmeti her daim hükmünü icra etse de şeriatı icra ve tatbik etmek; ve ittihad-ı İslamı tesis edecek teşebbüste bulunmak dahi vazifeleriniz arasındadır. Üstadımızın yine Telvihat-ı Tis’a Üçüncü Telvih’te emrettiği gibi  «âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatlar»dır.

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...