Ahmed Edib Taş

ahmededib1Kur’an ve Şeriat, medeniyet-i hazırayı reddedip kendi medeniyet-i fazılasını kurmaya hazırlanmaktadır. Evet, İslam’ın getireceği medeniyet israf ve tüketimi değil beşerin maddi ve manevi ihtiyaçlarını bulacağı bir medeniyettir. İslam’ın getireceği medeniyet geçmişte köleliği ve esirliği parçaladığı gibi bu ahir zamanda ecirliği (yani ücretliliği) yani kapitalizmi parçalayacaktır.

 

 

Hatem Dergisi / Ahmet Edip Taş

“Mehdiyet” konusu bakış açısının dayandığı noktaya göre çok farklı renkleri olan bir hakikat.Yakın tarih perspektifi içinde bakıldığı zaman, “zamanın son tarihi” denebilecek bir “ahirzaman” boyutu var. Bu ciheti, İslam’ın tarihsel planda istikbale taalluk eden “Allah’ın nurunu tamamlayıcı” ve “tecdit ve içtihad” boyutuyla birlikte dinin ihyasını hem fert planında hem toplum planında sağlayacak, “Sünnet-i Seniyyeyi ihya ve Şeriat-ı Ahmediyeyi icra programı” olacak bir muhteviyata sahip. Bu yazımızda -belki biraz uzun sürecek olsa da- Mehdiyetin inşa edeceği “Medeniyet”in yani “Ahirzaman İslam Medeniyetinin” ne olacağına ışık tutmaya çalışacağız. Tevfik-i İlahi refikimiz ola.

Evvela genel itibarıyla “medeniyet nedir” beylik bir iki nakille malum olan tarifini verelim. Meşhur “Mukaddime”sinde İbn-i Haldun şöyle tarif eder medeniyeti. "Ümranın sonu ve fesada uğraması, şerrin sonu ve hayırdan uzaklaşmak" İbn Haldun'a göre ümran, şehirlerde ve kentlerde insanların mutlak olarak bir araya gelmesini ifade eder. Ama bu ifadede ki ilginçlik işaret ettiği noktadır. “Şerrin sonu, hayrında uzaklaşması” tarzında bir tarif, insanların şehir ve kentlerde teşekkül ettirdiği hayatın “hem kemal, hem zeval” olan zirve noktasını esas tutar. Son üç asırdır medeniyeti tarif etmeye gayret eden başkaları da İbn-i Haldun’un bu tarifine sadece birkaç ayrıntı katabilmişlerdir. Mesela batılı mütefekkirlerden Will Durant "Uygarlık, bireylerin kültürel üretimlerini artırmaya yardımcı toplumsal bir düzen olup dört unsurdan oluşur: ekonomik gelirler, siyasi sistemler, halkın adet ve görenekleri ile bilim ve sanatı takip etmek. Çatışma ve endişenin bittiği yerde uygarlık başlar. Zira insan korkudan emin olduğunda içinde öğrenme dürtüleri, sanatsal ve fikirsel bir etkinlik ortaya koyma arzuları uyanır. Bu da ardı sıra doğal içgüdülerini tahrik ederek hayatı anlama ve geliştirme yolunda ilerlemesini sağlayacak dinamizmi ona verir." Will Durant’ın bu tarifi “Uygarlık Hikâyesi” adlı kitabında geçer. Dinden imandan bibehre, nasipsiz bu tarif her türlü arızasına rağmen bu günkü “Avrupa Medeniyetinin” veya nam-ı diğer “Batı Medeniyetinin” medeniyet olmadığını da ortaya koyar. “Çatışma ve endişenin bittiği yerde uygarlık başlar.” Durant’ın bu tesbiti “Batı Medeniyetine” uymaz zira Avrupa’nın hayat felsefesi “hayatı mücadele” olarak anladığından sürekli çatışma ve endişe ürettiğinden insanlıkta emniyet ve huzur bırakmamıştır. Hele de Durant’ın devamla“Zira insan korkudan emin olduğunda içinde öğrenme dürtüleri, sanatsal ve fikirsel bir etkinlik ortaya koyma arzuları uyanır. Bu da ardı sıra doğal içgüdülerini tahrik ederek hayatı anlama ve geliştirme yolunda ilerlemesini sağlayacak dinamizmi ona verir." Diye söylemesi evlere şenlik bir tesbittir. Korku, şiddet ve pornografinin envai çeşit versiyonlarından ibaret olan Batının görsel sanatlar(!) dünyası Avrupa’nın ne menem bir medeniyet olduğunu ortaya koymuştur. Muhammed Kadri Paşa (D:1821-1888 Anadolu’dan göçen Mısır’lı kanun ve hukuk teorisyenlerinden, bizdeki Cevdet Paşa’nın Mısır’da ki emsali) ise "Risalei Celile fi't-Temeddün" adlı eserinde yaptığı tarifte İbn-i Haldun ile Avrupalı Durant’ın ortasında daha makul bir yol tutmuş. “Medeniyet, insanların şehir ve kentlerde ünsiyet ve yardımlaşma amaçlı toplanmalarıdır. Bu anlamı ile çöllerde ve köylerde veya şehirlerde ve kentlerde oluşan insan birlikteliklerine mutlak olarak kullanılan ümran kavramından daha hususidir."Her ne ise! Maksat genel bir tarif vermek olduğundan iki cenahtan bu kadar nakil kâfidir. Medeniyetin lügat manasını da yazarak bu tarif mukaddemesine nokta koyalım.

Medeniyet: (a.i.) 1-Medenilik, şehirlilik, uygarlık. 2-Bir topluluğun hayat tarzı, bilgi seviyesi, sanat gücü, maddî ve manevî varlığı ile ilgili vasıfların tamamı. 3-İlim, teknik, sanayi ve ticaretin nimetlerinden gerçek anlamda yararlanarak, bolluk, güvenlik ve rahatlık içinde yaşayış. 4- (Osmanlıca-Türkçe Lügat ilgili kelime)

MİMSİZ MEDENİYETİN İKİ PUTU : BİLİMSELLİK VE TEKNOLOJİ

Bu günün me-deniyet-i hazırasının kendi mahsulatı olan ve beşerin yoldan çıkarılmasında ve evvelki asırlarda benzeri olmayan yeni zulüm tarzlarının geliştirilmesinde esas rolü oynayan iki putu var artık. Hatta kendini bu iki put ile tamamen ifade edip akıl ve vicdanlara hiçbir hürriyet hakkı tanımadan sadece putlarına tapınılmasını istemekte. Öyle ki her melanetin ve dalaletin dibine veya tepesine bu iki putu oturttuğu zaman, melanetlerini ve dalaletlerini her türlü sorgulamadan ve tartışmadan azade kılmakta işe yarıyor. Çok sıklıkla zikredilen ve her akla ve fikre geçirilen bir pranga olan bu iki put çok meşhur. Adı BİLİMSELLİK ve TEKNOLOJİ!

Eşyayı tanımaktan ve onun hakkındaki bilgilerini arttırmaktan ve sonrasında da bu bilgileri tanzim ve tasnif etmekten ibaret olan, sonuna da fiyakalı bir “loji” ibaresi eklenen ilim dallarının ve bu bilgiyi hayatın kolaylaşması için kullanmaktan ibaret olan alet edevat birikiminin –yani teknolojinin- put haline geleceğini kim bilirdi? Fakat bu modern putçuluğun da klasik olandan bir farkı yok. Neticede bunu da beşer kendisi yapar, kendisi tapar.

Sonu “izm”ler ile biten ve “dall” bir aklın mahsulü olan beşeri şerli cereyanlar -Kapitalizm, Komünizm, Marksizm, Sosyalizm, Nasyonal Sosyalizm yani Faşizm, Maoizm vs- mesnedlerinin önüne bu meşhur BİLİMSELLİK putunu oturtunca kendilerine meşruiyyet ve tabiilik kazandırıyorlar. “Bilimsel akıl”, “bilimsel yöntem”, “nesnellik”, “bilimsel şüphecilik”, “bilimsel kaygı” say sayabildiğin kadar. Her biri “Deccaliyetin” bir eserini ve vahşetini insanlığa yaşatan bu “izm”ler, sonu “loji” kelimesiyle biten güya “bilimsel” bir temele(!) dayanır. Hepsinin ürettiği katliamlarda, kaoslarda, zulümlerde hep “bilimsellik” vardır. Yazımızın ilerleyen kısımlarında bunlardan teşekkül eden me-deniyetin dayandığı temellerini beyan ederken göreceğiz. Şimdi birkaç küçük misalle iktifa edelim. Marksizm, Leninizm, Stalinizm’den mürekkep Sosyalizm ve Komünizm ve onunla çarpışır gibi görünen Faşizm ve türevlerinin “bilimsel” temeli “Biyoloji”, “Sosyoloji”, “Psikoloji” bilimlerinin içinde yer alan Darwinist, Determinist, Pozitivist kuramlardır. Evrim teorisi, psikanaliz, ilkçağ-ortaçağ, tarih öncesi-sonrası zırvaları vs. ilk kalemde akla gelenler. Birkaç taştan hareketle yazılan insanlık tarihi, birkaç kemikten hareketle yazılan biyoloji hikâyeleri, Yunan veya başka milletlerin put efsanelerinden üretilen sosyoloji ve psikoloji ve daha ne ararsanız. Akıllara zarar “bilimsel” tezler, kuramlar, nazariyeler daha neler neler! Hepsi de bilimsel(!).

19. yüzyılda insanlığı ve aklı tarumar eden bu “bilimsellik” putuna takviye olarak 20. yüzyılda birde “teknoloji” putu üretildi. İnsanlığın sadece rahatlığını esas tutan, hareket ve fiiliyatı durmanın eşiğine getiren alet edevatlar insanların hayatını işgal etmeye başladı. Hepsinin temelinde insanlığın hareket ve faaliyet kabiliyetlerini, çalışan istidatlarını rahatlığa ve zevk felcine sokan, insanı sadece “tüketici” haline getiren bir puttu bu. Bu öylesine müessir bir puttu ki bütün insanlık zevkle, şevkle ona kul oldular. Aynı işi gören bir aletin, cihazın onlarca markası, yüzlerce modeli üretildi her zaman. Aynı cihaza sahip olmalarına rağmen bir kısım insanlar “son modellerin” ve “meşhur markaların” kibrini insanlık burcunda tek meziyet olarak dalgalandırırken, ötekiler de “modası geçmişliğin” ve “eski modellere” mahkûm olmanın zilletini ruhlarında yaşadılar ve aşağılandılar. Birileri zilletle aşağılanırken birileri de hep kibirle, enaniyetle alçaklaştı. Böylece “tüketici” denen rahatlık ve haz düşkünü, menfaati için her türlü rekabeti, alçaklığı irtikâp edebilecek, kemâlatı “kariyer” olarak anlayan ve yaşayan toplumlar ve sınıflar inşa ettiler.

BATI UYGARLIĞI(!) DİYE BİR ŞEY YOKTUR.

Avrupa’nın ve Batı’nın medeni olmadığının İslami anlamda izahından evvel kendi filozof ve devlet adamlarının da genel-geçer tariflerine göre Avrupa hiçbir şekilde “medeni” değildir ve hiçbir zamanda olmamıştır. Medeniyetin bütün tariflerinde insanlığın toplu bir şekilde refahı, mutluluğu ve özgürlüğü ana kriterdir. Bütün sosyal ve psikolojik analizler ve grafiklerin ortaya koyduğu veriler okunduğunda Batı’da toplumun sosyal dokusu tamamen çözülmüş, nesil emniyeti gerek biyolojik anlamda gerek veraset vs gibi hukuk anlamında tahrip olmuştur. Gayri meşru oluşan yeni jenerasyonlardan haliyle toplumun temel taşı olan aileler oluşamamaktadır. Hal böyle olunca toplumun yaş ortalaması yaşlılık seviyelerinde, emekli nüfusu çok, genç insan kaynakları yetersizdir. Bunun üzerine alkol ve uyuşturucu tüketiminin erken yaşlara düşmesi ve toplumun bütün katmanlarını istila etmesi de göz önüne alınırsa manzara daha iyi anlaşılır. Refah ve mutluluğun, kapitalizmin tabiatı gereği küçük azınlıklara mahsus olması, toplumun çoğunluğunu sefalete sürüklemiştir. “Sefaletin” getireceği vahşet ve nefrette şimdilik televizyon, medya ve teknolojinin oyuncakları ile yani “sefahet” ile dengelenmeye çalışılsa da artık buna da güç yetiremez olmuşlardır. Her ekonomik kriz haliyle tabiatında onlarca sosyal krizi de beraber getirmektedir.

Bilim ve teknolojinin gelişmişliği -ki en çok bu tarafı uygarlık yönünden vurgulanmaktadır- cihetinden Batı’nın medeniyetini incelersek çok rahatlıkla şunu diyebiliriz. Bilim ve teknolojinin gelişmişliği hikâyesi öncelikle “bilim ve teknoloji desteği ile sağlanan bir propaganda ve dehşetli bir yalandır”. Avrupa bu iki putunu muazzam yalan imkânları ile insanlığın kafasında hakim kılmıştır. Bu yalan üretimi öylesine ileri derecededir ki müstakil bir sektör ve sanayi halinde kurumsallaşmıştır. Bunun için “Universal Studio’lar”, “Hollywood’lar”, “Columbia Picture’lar” harıl harıl çalışmaktadır. Bu sayede “aya gitme yalanları” başta olmak üzere bütün insanlığa habire yalan pompalamaktadırlar. Yani moda tabirle bu gelişmişliklerinin gerçek boyutu yalan ve propagandalar ile insanların zihninde oluşturulmuş hayali ve “SANAL” bir imparatorluktur. Böylece “YALAN” yani “KİZB” kurumsallaşmış, sektörleşmiş ve bütün dünyayı yönetir bir imparatorluk haline gelmiştir. Bu boyuttaki “YALAN VE KİZBİN” adını hadisler bize bildirmiş. “DECCALİYET”

Vakıa bize göstermektedir ki öylede olsa böylede olsa Avrupa bizden ileridedir denilebilir. Bu sorunun veya tespitin cevabı Avrupa’nın dayandığı mimsiz me-deniyetin ikinci özelliğini de ortaya koyacak ama bu noktanın iyice anlaşılması için insanlığın faydasına olan tekâmülün ve gelişmenin muharriklerinin doğru tespiti öncelikli şarttır. İnsanlığın maddi manadaki inkişafının, gelişmesinin ilk muharriki “semavi şeriatlar ve peygamberlerdir”. İnsanların ilk önderleri, yöneticileri ve birçok ilmin kurucuları Peygamberler, kaynakları da semavi kitaplardır. Zaman tanzimini, takvimi ve zaman yönetimini insanlığa ilk öğreten Yusuf Aleyhisselam’dır. Deniz taşımacılığının ilmi ve uygulaması ilk Nuh Aleyhisselam ile başlamıştır. Hava taşımacılığı ve daha birçok esrarengiz işlerin büyük üstadı Süleyman Aleyhisselam, babası Davut Aleyhisselam ise metali işleyip şekillendiren peygamberdir. Anlayacağınız insanlığın gelişmesinde hep peygamberler ve dinler ilk etken olmuştur. İlmin, teknolojinin, medeniyetin başlangıcı onlar olduğu gibi, varacağı nihai nokta yani hudutları da yine onlardır, yani peygamberlere verilen mucizelerdir. İlk kitaplar olan semavi kitaplar bu konuda en eski ve otantik kaynaklar olmasına rağmen kör olası “bilimsellik putu” bu hakikati görmemekte ve göstermemekte hala kararlıdır. Medeniyetlerin gelişmesindeki ikinci etkende insanın fıtratına konulan “ihtiyac-ı fıtri ve kemâlat arzusudur”. İnsanlık tarihinin tabii seyri gereği kalabalıkların artması ile ortaya çıkan “yeni ihtiyaçlar” gelişmenin ikinci motoru olmuştur. Üçüncü etken olarak ta “telahuk-u efkâr” diyebileceğimiz bütün insanlığın fikirlerinin birbirine eklenmesi ile oluşan ortak akıl ve fikirlerdir. Bu gerçek etkenler hakkıyla göz önüne alındığında ortadaki muazzam netice olan bilim ve teknoloji bir ırkın, milletin, coğrafyanın malı değil, bütün insanlığın malı olduğu anlaşılır. Bundan da bizzarure şu sonuç ortaya çıkar ki Avrupa’nın bu gün maddi açıdan bütün insanlığın fevkinde oluşunun sebebi insanlığın ve İslam’ın ortak malı olan gelişme, bilim ve teknolojiyi GASP ETMESİ, ÇALMASIDIR.Bu hırsızlığın başlangıcı olarak haçlı seferlerine ve Endülüs’e de bakılabilir. Zira kendi evrimci tarihlerine göre dahi onlar ortaçağda sürünürken İslam’ın hâkim olduğu coğrafyalar ileri bir medeniyeti yaşıyordu. Batı medeniyeti -bu yalancı yapısına ilaveten- bütün insanlığın mahsulatı olan ilmi ve inkişafı GASB ile HIRSIZLIK ile kendine mal ettiğinden, Batılı tariflere göre de gerçekte bir medeniyet değildir ve olamamıştır.

“Evet, küre-i havanın yüzbinler kelimeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev-i beşere öyle bir nimet-i İlahiyedir ki, küre-i havayı bütün zerratıyla şükür ve hamd ü sena ile doldurmak lâzım gelirken, dalaletten tevellüd eden sefahet-i beşeriye, o azîm nimeti şükrün aksine istimal ettiğinden elbette tokat yiyecek. Nasıl ki havarik-ı medeniyet namı altındaki ihsanat-ı İlahiyeyi, bu mimsiz*, gaddar medeniyet hüsn-ü istimal ile şükrünü eda edemeyerek tahribata sarf edip küfran-ı nimet ettiği için öyle bir tokat yedi ki, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en bedevi ve vahşi derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehennem’e gitmeden evvel, Cehennem azabını tattırıyor. (Kastamonu Lâhikası 72)”

Avrupa, namı diğer Batı Uygarlığının medeniyet olmadığının ve olamayacağının en büyük sebeplerinden biride suiistimal yani kötülük için kullanma sebebiyle medeniyet harikası diye adlandırdıkları ve Allah’ın nimetleri olanihsanat-ı ilahiyeye karşı küfran-ı nimetleridir. İnsanlık için muazzam faydalar sağlayabilecek iken suiistimal ile tamamen insanlığın zararına hatta zararında çok ötesine geçerek isyan ve zulüm vasıtasına çevirdikleri harikulade nimetleri sıralarsak, akıllar da vicdanlar da dayanamaz iflas eder. Bediüzzaman Hazretlerinin misal babında zikrettiği bir tek radyo nimeti dahi yaradılış maksadının aksine kullanılmakla hem kâinatta hem beşerde sebeb olduğu zarar ve tahribatlar anlatılamayacak derecelere ulaşmaktadır. Radyo diliyle atmosferin her alanını İlay-ı kelimetullah ile şeair olan mübarek ve kudsi evrad ve ezkar ile doldurup melaike ve ruhaniyatın seyir ve tenezzüh sahası haline getirmek, hem bu kudsi tesbihatların ve esma-i ilahiyenin daim çoğaldığı bir havayı ruhlara teneffüs ettirerek maddi-manevi birçok hastalığın şifa kaynağı haline getirmek mümkün iken; tam aksine habis, şehvani ve şeytani seslerin, necis hislerin kokuşmuş bir bataklığı haline küre-i havayı çevirmek, kâinatı kirletmek olduğu kadar insan kalbini ve ruhunu da aynı derecede kirletmiş ve manevi hastalıklara, ruhi bunalımlara daimi kesintisiz bir şer kaynağı haline getirmiştir. Bediüzzaman şüphesiz böyle bir nimet-i İlahiyenin arkasından gelecek olan televizyon, internet gibi daha muazzam ve tesirli başka şeyleri dönemi itibarıyla görmemişti. Milyarlarca kebairin deposu olan medya ve internet tek başına kıyametin kopmasına sebep olarak yetecek şerre ve seyyiata sahiptir. Sure-i Felak’ın “enneffasati fil ukad” kelimesindeki dehşetli sırra sahip olan –yani beşeriyetin ukdelerini dehşetli ve sihirbaz üflemeleriyle çözen ve rabıtalarını darmadağın eden- medya ve internetin ne dehşetli Deccaliyet silahı haline geldiği, izaha muhtaç olmayacak derecede apaçık bir gerçektir. Radyo, televizyon sadece bir örnek! Aklınızın ve vicdanınızın takati yeterse varın gerisini siz kıyas edin. Bu müşahhas tek örneğin penceresinden bakarak Avrupa-Batı toplumunun güya medeniyet namına insanlığın ortak servetini nasıl insanlık zararına suiistimal ettiğinin devasa örneklerini buyurun okuyun.

Amerika’nın 2012 yılı itibarıyla silah sektörüne harcadığı para 711 milyar dolar, Avrupa ülkelerinin silaha harcadığı para 407 milyar dolar, bütün dünyada sadece silaha giden para 1 trilyon 740 milyar dolar. Bu rakamlar sadece bir yıllık. Birde bu silahların kullanıldığı coğrafyaları düşünün. Afganistan, Irak, Gazze, Filistin, Çeçenistan, Myanmar, Arakan, Türkistan, Suriye, Cezayir, Mali… Sadece Amerika’nın Irak’ta katlettiği sivil sayısı 1,5 milyon…

Bu sene istatistiklerine göre kozmetik sektörüne akan para ne kadardır sizce? Türkiye’de 2 milyar, Euro dünyada ise bunun yüz katı 200 milyar Euro. Avrupa’nın birkaç namlı ülkesinde bu rakam 76 milyar Euro…

Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO), 2012 "Küresel İstihdam Raporuna” göre, 2008-2009 yıllarındaki küresel mali krizden bu yana 50 milyon kadar kişi işinden olmuş. Hâlihazırda dünyada 1 milyar insanın karnı aç. Tüm dünyada yaklaşık 170 milyon çocuk, yetersiz beslenme nedeniyle fiziksel gelişme sorunu yaşıyor ve yılda 2 buçuk milyon çocuk, açlık nedeniyle yaşamını yitiriyor.

Kriz ortamında, ülke ekonomilerinin ve hane halkları gelirlerinin kendini koruyamadığı, işsizliğin en büyük sorun olduğu bir ortamda; son bir yıl içinde dünyadaki dolar milyarderlerinin sayısının yüzde 9,4 artarak 2 bin 160 kişi, toplam servetlerinin de yüzde 14 artarak 6,2 trilyon dolar… NEREDESİN EY ADALET, EY VİCDAN, EY İNSAF? İŞTE SANA AVRUPA, İŞTE SANA AMERİKA, İŞTE SANA BATI, İŞTE SANA UYGARLIK, İŞTE SANA ME-DENİYET…

GERÇEK MEDENİYET NEDİR? MEDENİ KİMDİR?

Her şeyden önce “medeni” tabirinin altına giren kimseler için kabul edilmesi gereken en temel kriteri ortaya koyalım. O da İnsanlığın ve İslam’ın teklifte esas tuttuğu “AKIL”dır. Evet, teklife muhatap olan “akıl sahipleridir”. İşte bundan dolayı “medeni” dediğimiz kimseler, insaniyetin bir hassası olan aklını kullanan, ma’kul ve mukni delillerle isbat edilen bir mes’eleyi kabul eden ve taassup göstermeyen kimselerdir. Bunun manay-ı muhalifi de “Medeni” nin zıddı olan “Vahşi”nin ne olduğunu ortaya koyar. Vahşiler ise; inad ve taassub içinde bulunan ve aklını ibtal etmiş, hakikate karşı temerrüd yani inat gösteren kimselerdir.

Kur’an, evvela davasını mukni ve ma’kul delillerle ispat eder. Ve ayetlerin sonunda “akıl etmiyor musunuz”, “düşünmüyor musunuz”, “akıl sahipleri için bunda alametler vardır” gibi fezlekelerle, davasına akıl ve vicdanı ve bozulmamış fıtratı şahit gösterir. İşte Kur’an’ın insanlığa sunduğu ve getirdiği davayı tasdik veya inkâr “Medeni” ve “Vahşi”yi tefrik eder. Kim Kur’an’ın bu davasını kabul ederse, o insan medeni insandır. Kabul etmeyenler ise inat ve taassup içinde bulunan gayr-i medeni vahşilerdir. Vahşilerin vahşetine mukabelenin “cihad”dan başka yolu ve imkânı yoktur. Böyle söz anlamayan ve düşünmeyen vahşilerin vahşetine karşı galebe ise ancak cihad iledir. -Yazımızın buraya kadar olan kısmı da nazar-ı dikkate alınırsa- Şeriat, evvel emirde insanlara din-i hak olan İslamiyet’i tebliğ etmeyi emretmiştir. Eğer o insanlar medeni iseler, İslam’ı kabul ederler. Eğer kabul etmezlerse, bu da gösterir ki onlar vahşilerdir. Böyle vahşilerin vahşetlerini yeryüzünden kaldırmak için onlara karşı savaştan başka yol yoktur. Yukarıda naklettiğimiz bilgilerden başka bu modern vahşilerin Âlem-i İslam’da yaptıkları yıkımlar, katliamlar, yeraltı-yerüstü servetlerini yağmalamalar, bilim ve teknolojiyi insanlığın mahvına ve zararına kullanmalar elan da yaşandığı için bunlara karşı mücadele ancak kılıçla yani savaşla yani cihadladır. Modern Vahşilerin yeryüzünü kana boyayan vahşetlerine karşı ikna ile isbat ile tebliğ ile mücadele olabileceğini sanmak ve savunmak safdillikten öte mevcut şartlar altında ahmaklık hatta ve hatta hainliktir. Kur’an-ı Mu’ciz’ul Beyan 1400 sene boyunca, mu’cizane bir surette, İslamiyet’in bütün mes’elelerini hadsiz delillerle isbat etmişken ve milyonlarca ulema-i muhakkikin dahi bu davasında Kur’an’ı ve Resul-i Ekrem (A.S.M.)’ı delilleriyle tasdik edip iman etmişken, hem geçmiş bütün semavi suhuf ve kitablar ve peygamberler, Kur’an’ı ve Resul-i Ekrem (A.S.M.)’ı haber verip hakkaniyetini tasdik etmişken, güneş gibi zahir bu mes’eleyi kabul etmeyip, üstelik davasında Kur’an’ı ve Resul-i Ekrem (A.S.M.)’ı tekzib eden insanlar nasıl medeni insanlar olabilirler? Allah-u Teâlâ, Kur’an’ın hakkaniyetini ve Resul-i Ekrem (A.S.M.)’ın Hakk resulü olduğunu isbatta bir eksiklik bırakmamıştır ki insanlar kabul etmemekte mazur olsunlar ve kabul etmedikleri halde medeni kalabilsinler. Demek, tebliği kendilerine ulaştığı halde Kur’an’ı kabul etmeyen kimseler vahşilerdir. Şeriat da onlara karşı cihadı emretmiştir.

Böylece “medeni”nin ne olduğu anlaşılınca “medeniyet”in de gerçek tarifine ulaşmış oluruz. O tarifte maalesef İslami lügatlerin bile yazdıkları tarifin en son maddesine lütfen koydukları tariftir. Yani medeniyet “İslamiyet’in emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış”tır. Böylece artık mimsiz medeniyetle Mehdiyetin inşa edeceği İslam medeniyetinin muvazenesine ve mesnedlerine ve gayesine artık geçebiliriz.

BATI MEDENİYETİ İLE İSLAM MEDENİYETİNİN TABİATI

Batıcı ve batıl bir eğitimin(!) çemberinden geçen akıllarımız ve fikirlerimiz için bazen anlayışı kolaylaştırmak noktasında batılı kelimeler kullanacağız. Heyhat “akıl” maalesef sahip olduğu kelimeler ve mefhumlar ile akledebiliyor. Bu sebeple aziz okuyucunun nazar-ı müsamaha ile bu tabirata bakmasını rica ederim. Bütün bütün İslam’ın ıstılahatını kullanıp İslam’ın kavramları ile düşünmek her halde İslam Medeniyetinin hayata, eğitime, kültüre ve sokağa hâkim olmasıyla ancak mümkün olacak. Neylersiniz? İslam’ın en evvel yıkıldığı yer maalesef lisanımız ve düşüncemiz olmuş. Va esefa!

Hidayetin ve onun kaynağı olan dinin karşısında “küfrün tek millet oluşu” hakikatinin ölçüsüyle bakarsak çıkış noktasında buluşan kapitalizm ve sosyalizm veya bilinen tabirle batı ve doğu blokunu yapılandıran sistem ve ideolojiler kavram olarak hepsi “Batı Medeniyetidir”. Çünkü ikisinin de çıkışı felsefedir ve aynı asıldan doğan ikizlerdir. Bediüzzaman Hazretleri bunların kaynaklarının Roma dehası(felsefesi) ve Yunan dehası(felsefesi) olduğunu işaret ettikten sonra karakteristik özelliklerini beyan eder. Biri hayal-alud diğeri maddeperesttir. Hayal-alud tarifine karşılık gelebilecek kavram “utopia” diye eski Yunan’da isimlendirilen “Ütopyacılık”; “maddeperestlik” ise materyalizmdir. Ütopyacılık günümüzde sosyalizm ve onun bir sonraki aşaması olan komünizme inkılab etmiştir. Ama günümüzün komünist teorisyenleri bunu komünizmde bir aşama olarak değerlendirip ütopyacılıktan sonrasına “bilimsel komünizm” demişler. Tabi bilimsel olunca tadından yenmez oluyor ki insanlığa bir türlü yediremediler. Batı cenahında ise materyalizm sistem olarak kapitalizm canavarını üretti. Çıkış yerinin aynı olması hasebiyle biz ikisini de bir değerlendirip Avrupa veya Batı me-deniyeti diye ifade edeceğiz. Buna mukabil İslam medeniyetinin ahir zamandaki banisinin “Mehdiyet” olması noktasından İslam medeniyetini de yer yer Mehdiyet olarak ifade edeceğiz.

Bu ikiz kardeşler küfr-ü mutlak olan felsefeden doğmalarına rağmen kendi aralarında hiçbir zaman imtizaç edip birleşemediler. Oysa bunların birleşmesinde medet umulan “mürur-u zaman” yani zaman aşımı ve Hristiyanlık ve yeni yüzyılın putları olan “bilim ve teknoloji” hepsi topyekûn çabaladı, uğraştı. Aynı kabın içinde bulunan “su ile yağ” gibi hep ayrı kaldılar. Güya bunlar birbirinin tamamlayıcısı veyahut devamıydı. Bu ikizler öküz gibi reddettiler kendilerine dayatılan birleştirme vasıtalarını ve hep birbirleri ile boğuştular, savaştılar. İnsanlığa iki büyük cihan savaşı ve irili ufaklı onlarca savaşla dolu üçyüz yıllık bir savaş tarihi hediye bıraktılar. Ayağa kalktıklarında sıcak savaş, oturduklarında ise soğuk savaşlar yaptılar.

Batı medeniyetinin kendi içinde halleri bu iken bunlardan insanlığa medet uman ahmaklar ise bunları birde İslam ile birleştirmeye ve kaynaştırmaya kalkıyorlar. Bir zamanlar zalim bir ahmak “İslam sosyalizmi”nin mucidi olmak istedi. Köpeği olduğu Sosyalizm, değişen konjonktür gereği onu Kapitalist Avrupa’ya yem olarak sundu. Kaddafi denen alçağı ve akıbetini bilmeyeniniz yoktur sanırım. “Koç” gibi kapitalistlerin kucağında antikapitalist Müslüman diye kendini yaftalayan, kapitalistlerin gezi parklarında kapitalizme karşı çıktığını sanan yeni ahmaklarımıza ibret olur mu bilmem. Batı me-deniyetinin mümessili olan ülkeler İslam coğrafyasında yaptıkları nice katliamları yetmezmiş gibi yıllardır bu mimsiz medeniyetlerini güya İslam ile birleştirerek bir “İslam demokrasisi” oluşturmaya gayret ediyorlar. Bilim ve teknoloji putunun da yardımıyla Âlem-i İslam’ın başına musallat etmek istedikleri “demokrasi putunun” Müslümanların içinde maalesef epeyce hayranı var. “İslam ve demokrasi” diye konuşmaya bayılan bu bir sürü ahmağın çevirdikleri oyunu da elhamdülillah Mısır’daki darbeci demokrat(!) uşaklar bozdu. Mısır’da demokrasi yoluyla iktidara gelen Müslümanlar ez kaza Türkiye’de ki gibi zahiren başarılı olsa idiler daha doğrusu göstermelik bir iktidarda üç-beş sene kalsa idiler, birçok Müslüman bu sayede bu “demokrasi putuna” tam iman edecektiler. Ve belki de kendi rızaları ile Avrupa’nın boyunduruğu altında kendilerini bırakacaktılar.Ancak alçak Batılılar böylesi bir kazanıma rağmen sabredemeyip kendi uşaklarına darbe yaptırarak gerçek yüzlerini ortaya koydular. Hülasa bu felaket gibi görünen hadise ile belki Müslümanları aldatarak Mehdiyetin karşısına dikecekleri “demokrasi” oyunu da böylece bozulmuş oldu. İslam’ı bu Batı medeniyetiyle aşılama ve böylece ifsad etme planları hiçbir zaman hız kesmedi. Etrafa göz gezdirirseniz bu gayr-i meşru imtizacın veled-i zinalarını bolca görebilirsiniz. Bir yanda iyice semirmiş “kapitalist Müslümanlar”, öte yanda bunlara karşı çıkan “antikapitalist Müslümanlar”, reformcusu, demokratı, devrimcisi, ılımlısı, limonlusu daha neler neler. Oysa bu imtizacın, kaynaştırmanın eşyanın da tabiatına ters olduğu ortada. Nasıl olsun ki!!!

Evvela madenleri, çıktıkları menbaları ayrı. Biri mahza Huda’dan yani hidayetten, ahir zaman itibariyle Mehdiyetten. Öteki ise beşerin şerli dehasından, zulmetli felsefesinden, kirli aklından.

Biri Kur’an’ın nuru, Şeriat-ı Ahmediyenin hidayeti ötekisi Roma ve Yunan’ın dehası.

Biri semadan indi öteki arzdan çıktı. Biri kalbde işleyip ordan akla nur verir. Öteki önceliği akla verip kalbi de karıştırır. İslam’ın medeniyeti ruhu inkişaf ettirir, istidat tohumlarını sünbüllendirir, karanlık tabiatı aydınlatır, cismani nefsini emirber bir hizmetkar eyler. İnsana yüksek himmet vererek melek-sima bir ahlakı onun yüzünde gösterir. Batının dehası ise ruha değil evvela nefse ve cisme bakar. Nefsi tarla ederek nefsani ve hayvani istidatları yeşertir, ruhu hizmetkâr eder, insanda şeytanın simasını gösterir.

İslam iki hayata ve iki dünyaya birden bakar ve iki hayata, iki dünyaya verdiği nur ve ziya ile insanı, insanlığı yüceltir. Batı me-deniyeti ise DECCALMİSAL tek gözüyle sadece bir dünya ile bir hayatı görür, sadece maddeyi ve dünyayı tanır, insanlığı alçaltır, alçaklaştırır. Batı sağır tabiata tapar ve kuvveti ferman sahibi görür. İslam şuurlu san’atın üstünde hikmetli kudrete bakar Hakkın fermanını tanır. Batı yeryüzüne küfran perdesi çeker, İslam ise şükran nurunu serper. Bu sebeple Batının felsefesi ama u asamm(kör ve sağır), İslam’ın geldiği Huda ise Semi u Basir(işitir ve görür)dir.

Batının gözünde yeryüzündeki nimetler sahipsizdir. O sebeple nimetleri gasp etmek ve çalmak, tabiattan koparmak ona canavarca zevk verir. İslam’ın nazarında zemine ve kâinata serpilen bunca nimet Rahmet ve Kudretin ihsanı olduğundan nimet üzerindeki Muhsin eli görür ve şükür ile o eli insana öptürür.

İslam medeniyeti ile Batı me-deniyetinin gerek doğduğu kaynağı, gerek insana, gerek kâinata bakışını Bediüzzaman Hazretlerinin istikbale tuttuğu projektörden hülasa ettikten sonra aynı ışık altında şimdide esaslarına bakalım.

Mimsiz Batı medeniyeti beş menfi esas üzerine müessestir. Birinci esası olan “istinad noktası” kuvvettir. Yani Hakka ve hukuka dayanmaz. Hakka karşı kuvveti esas tutar. Batı medeniyetinin medeniyet olmadığının izahında ortaya koyduğumuz üzere yıllık silah harcamaları kuvvete ne kadar taptıklarının ve esas tuttuklarının zahir bir örneğidir. Böylesi bir kuvvetin elbette dünyaya ve insanlığa getirisi sadece tecavüz, taarruz ve ihanetlerdir.

İslam’ın getirdiği medeniyet ise kuvvete bedel “hakk”ı esas tutar. Kuvveti de “hakkın” yani hukukun emrine verir. Böylece zulmün, tecavüzün önünü keser. Haricin taarruzuna karşı da tedafü(savunma) ile karşılık verir. Hakkın her daim getirisi adalet ve tevazündür(denge). Bununda neticesi toplumlarda şikâyetlerin bitmesi, selamettin, barış ve esenliğin hâkim olmasıdır.

İkinci esasında Batının hedefinde, kasdında sadece “menfaat” vardır. Menfaatin işi sürekli hasımlıklar üretmek ve kitlelere sıkıntılar vermektir. Bununda sonucu cinayetlerle, düşmanlıklarla biten haksız kazanımlardır.

Şeriatın medeniyetinde ise hedef menfaat yerine “fazilettir”. Faziletin işi muhabbet ve yakınlaşma olduğundan topluma kazandırdığı saadettir ve düşmanlığın fertler arasında izalesidir.

Üçüncü esas ise hayatta tabi oldukları ana kanundur. Batı me-deniyeti tek kanun olarak dinsiz felsefenin ana kanunu “hayat mücadeledir” sloganını tanır. Bununda topluma getirisi sonsuz bir çekişme, hasımlaşma, birbirini bitirmedir. Sonucu da kitlelerin çoğunluğunu pençesine alan bir sefalettir, yoksulluktur ve bunun ürettiği yolsuzluktur.

İslam ise hayatta mücadele yerine teavünü, yardımlaşmayı sosyal kanun ve düstur yapmıştır. Bu düsturunda topluma verdiği ittihat ve dayanışma şuuru ve fiilidir. Bundan ise içtimaiyyat ve cemaat hayat bulur.

Avrupa me-deniyetinin dayandığı dördüncü esas cahiliye hayatının esası olan kavmiyetçilik, menfi milliyetçiliktir. Şeytandan miras aldıkları bu en önemli esasın lazımı başka milletleri yutmak, boyundurukları altında sömürmek ve esir etmektir. Bu esaslarının dünyaya hediyesi içinde iki dünya savaşının da bulunduğu müthiş savaşlar, çarpışmalardır.

İslam bunu dipten reddeder. Toplumlar arasından kavmiyetçiliği, ırkçılığı, üstünlük iddialarını tard eder, kovar, çıkarır. Bunun yerine dini rabıtaları, vatan nisbetini, sınıf alakasını ve iman uhuvvetini, kardeşliğini tesis eder. Buda umumi selameti ve barışı netice verir. Haricin saldırısına karşı tavrı sadece savunmadır, düşmanın şerrini def etmektir.

Beşinci esas olarak ta insana ve insanlığa hizmet olarak sunduğu nedir görelim. Batı uygarlığı insanda heva ve hevesi azdırarak karşılığında da sadece -kendilerinin hedonizm diye tabir ettikleri- arzuları ve hevesatı tatmin etmeyi ve sınırsız bir “hazcılığı” insana hizmet diye sunmuştur. Fransız ihtilalinin neticesinde başlayan “cinsel özgürlük devrimi”, sadece dünya zevklerini esas tutan yaşam biçimleri insanı mesh ederek hayvana dönüştürmüştür. Aslını bozmuştur. Öyle ki sosyal hayatlarında insan yerine hayvanlar ön plana çıkacak derecelere ulaşmıştır bu fıtrat bozulması ve değişimi. Afrika ve Asya’da yoksulluklara, yokluklara ve ölümlere mahkûm ettikleri aç çocuklar değil, köpek, maymun gibi hayvanatın rahatları ve hakları(!) ahlak anlayışlarında ön sıralarda yer tutar.

İslam’ın insana ve insanlığa sunduğu ise heva ve heves yerine kemâlatı ve hidayettir. Ruhu nurlandırarak, vicdanı parlatarak, insanın tabiatına dercedilen istidat ve kabiliyet tohumlarını inkişaf ettirerek insanı “ahsen-i takvime” layık hale getirip “eşref-i mahlûkat” yapmaktır. Böylece insana hem maddi hem manevi bir terakkiyi, yükselişi yaşatarak toplu bir refahı, kalkınmayı topluma hediye eder.

Aziz okuyucu makalenin uzunluğu zihnini dağıtmasın. Batı me-deniyetinin dayandığı beş menfi esasa mukabil İslam medeniyetinin beş müsbet esasını da beraber gördün. Makalemizin ta en başlarında ifade ettiğimiz ve gerek batılı aydınların gerek İslam mütefekkirlerinin medeniyet tariflerinde ve kriterlerinde müşterek bir nokta olarak gördün ki topluma hatta toplumun ekseriyetine saadet getiren şeye medeniyet denmiş. Hâlbuki şimdi hükümran olan Batı uygarlığı insanlığa her alanda ilaç değil zehir olmuştur. Ferdi, heva ve hevese esir ederek ahlaksızlaştırmış, toplumların % 80’ini yoksulluğa, % 10’unu rezil bir zenginliğe kalan %10’uda iki arada bir derede rahatsız ve huzursuz bir hale düşürmüştür. İsraf ve tüketim çılgınlık derecelerine ulaşmış ve eskiden dört şeye muhtaç olan insanı şimdiyse dörtyüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Helal çalışma hayatı idame etmeye yetmez olmuştur. Böyle bir uygarlık(!) fertlere ve toplumlara refah ve saadet olarak bir şey vermediği gibi bütün dünyanın yüzünü kana bulamıştır. Geçmiş bütün asırların bütün vahşetini bir defada iki dünya harbinde kusmuştur. Kendi yapıp taptığı bilim ve teknoloji putunun verdiği dalalet ve tuğyanla firavunane gururu, nemrudane inadı ulûhiyet dava edecek bir dereceye ulaşıp sırr-ı hilkate dokunacak noktaya varmıştır. Avrupa ve küfür milletlerini topyekûn ifade eden mimsiz “medeniyet-i hazıra” her anlamda yolun sonuna gelmiştir.

MEHDİYETİN İNŞA EDECEĞİ MEDENİYET

Muhtelif yollarla gelen ehadis-i şerifelerin yüze varan haberlerinden ve muhakkik ulemanın Kur’an-ı Kerim’den istihraç ettikleri işaretlerinden anlıyoruz ki Batı ve Avrupa me-deniyetinin sahip olduğu özellikler “ahirzamanın” ve “kıyametin” bütün küçük ve büyük alametlerini kendinde toplamış ve bu yüzyılın çarşısında ortaya dökmüştür. İnsanlık hem lisan-ı hal ile hem de 21. Yüzyılın başından beri her türlü sosyal ve siyasal vasıtalarla ve ağır bedeller ödemeyi de göze alarak bu Deccaliyet Uygarlığına her şekilde isyan etmekte ve bunu artık istememektedir.

Müslümanlara esaret kaydı vurmaktan başka bir şey getirmeyen Batıcılık ve Avrupacılık kaynaklı aşılamalar, aldatmacalar da artık işe yaramamaktadır. Ne demokrasi ne özgürlük yalanları artık Müslümanları kandırmakta işe yaramadığı gibi; Müslüman toplumların başına bela ettikleri rejimler, sistemler sallanmaktadır. Yüzyıllık esaretin getirdiği atalet ve hantallık parçalanmakta, yüzyıllık “Deccal Yalanları”nın sebeb olduğu aldatılmışlık ve aldanmışlık bulutları dağılmakta ve yüz yıldır uyutulan dev, devasa homurtularla uyanmaktadır. Fas’tan Hindistan’a bütün haşmetiyle İslam Dünyası yekvücut bir beden olarak ayağa kalkmakta şimdi meydanlarda yüz yıldır kaybettiği başını aramaktadır. İttihad-ı İslam’ın manevi ve ruhi planda altyapısı hazır vaziyette, üstüne Hilafet-i Muhammediye’yi inşa edecek kutlu sahibini aramaktadır. “Melhame-i Kübra” günden güne büyümekte ve Âlem-i İslam hem fıtrat lisanıyla, hem ihtiyaç lisanıyla sahibini ve başkumandanını zamanın ve kâinatın Yaratıcısından istemektedir.

Kur’an ve Şeriat, medeniyet-i hazırayı reddedip kendi medeniyet-i fazılasını kurmaya hazırlanmaktadır. Evet, İslam’ın getireceği medeniyet israf ve tüketimi değil beşerin maddi ve manevi ihtiyaçlarını bulacağı bir medeniyettir. İslam’ın getireceği medeniyet geçmişte köleliği ve esirliği parçaladığı gibi bu ahir zamanda ecirliği (yani ücretliliği) yani kapitalizmi parçalayacaktır. Bilim ve teknoloji aklı ve bedeni öğüten, kalbi ve ruhu öldüren, havayı, suyu, toprağı hulasa arzı ve semavatı kirleten, insanları alet-edevata kul-köle eyleyen bir dalalet ve küfran vasıtası olmaktan çıkıp, insanı kâinatla barıştıran, kemalata kanatlandırıp uçuran ve insanlığın ufkuna peygamberlerin aleyhimüsselam mucizeleri ile koyduğu harikulade hedeflere ve şükür hudutlarına ulaştıran maddi ve manevi marifetullah medeniyetinin vasıtaları olacaktır. Böylesi parlak ve harikulade bir medeniyetin ahir zaman inşacıları ve banileri ise hadislerin haberiyle Kur’an’ın da işaretiyle Hazret-i Mehdi, Hazret-i İsa ve onun etrafında şahs-ı manevi olarak insanlığa rehber olarak oluşan MEHDİYETTİR. Ahirzaman medeniyetini inşa edecek MEHDİYETİN ŞAHS-I MANEVİSİNİ teşkil eden KUDSİLER ORDUSUNUN evsafını nasip olursa bir sonraki makalemizin konusu olarak tayin edip noktayı koyalım.

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...