H.Müslim Gündüz

cadde-i kubraCADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım. Vesselam.

 

 

 

Read More

حاسبوا قبل ان تحاسبوا

“Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz. “ (Hadis–i Şerif)

1

   BİRİNCİ HATVE:  فلا تزکوا انفسکم  ayeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefs etmemek. Zira: İnsan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvelâ ve bizzat yalnız zatını sever, başka herşeyi nefsine feda eder. Ma’buda lâyık bir tarzda nefsini medheder. Ma’buda layık bir tenzih ile nefsini meâyibden tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hatta fıtratında tevdi’ edilen ve Ma’bud-u Hakikî’nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı, kendi nefsine sarf ederek  من اتخذ الهه هواه  sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte, şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir. (26. Söz Zeyl)

 Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zâhirî sevse de samimi sevemez. Belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır ve kusuru nefsine almaz. (28. Lem’a)

 Sen ey riyâkâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.  ان الله یؤیدهذاالدین بالرجل الفاجر  sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recul-ü facir bilmelisin; hizmetini, ubudiyetini, geçen nîmetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul. (26. Söz Hatime)

 Eserlerden ve bize gelen sıhhatli nakillerden ve nakillerin mecmuundan meydana gelmiş vicdânî bir kanaatimiz vardır ki: Şu felâket ve helâket asrının ADİL’i olan Üstad’ımız Bediüzzaman Said Nursî (R.A.) Hazretleri hâl-i hayatta olduğu müddetçe CADDE-İ KÜBRA-YI KUR’ANİYE olan şu Risale-i Nur hareketinin TÜM ehl-i imanı istiab eden meslekî özelliğini en üstün bir tarzda muhafaza etmiştir. KÂMİL BİR ŞEYH EFENDİ, EHL-İ İLİM BİR ŞERİATÇI, EHL-İ İNSAF BİR SİYASETÇİ, HAK AŞIĞI BİR KÖYLÜ VEYA FAKİR BİR ÂMELE, MÜSTETİR BİR İSLÂM HANIMI, hülasa İslâm cemaatinin her sınıf insanı aradığını onda bulmuş ve orada, kendi hususi dairesi gibi rahata kavuşmuştur. Hazret-i Üstad’dan sonra hakkında ise konuşma yeri vardır, şöyle ki:

 Hazret-i Üstad’ın (R.A.) dâr–ı bekâya teşrif buyurdukları 1960 senesinin Leyle-i Kadîr gecesinden itibaren menfez bulup ortaya çıkan cemaatimizin nefs-i emmaresi (Nefs–i emmâreden kasdımız; «başta HÜSREV olarak O ERKANLARIN HİÇBİR HAREKETİNİ TENKİT ETMEMEK VE KEMAL-İ İHLAS VE SAMİMİYETLE ONLARA TESANÜD VE TAM KARDEŞ OLMAK LAZIMDIR» emrine muhalefet etmekten endişesi olmayan, 1926 ile 1946 arasında hizmette bulunup te’lif edilen külliyata uzun bir tasdikatla mukabele ederek erkan durumuna yükselen; MÜNTEHAB ve İCAZETLİ zatlardan HÜSREV (K.S.) gibi vazifeliliği itibarıyla konuşmaya mecbur olanlara, haşa hakaret etmekte asla tereddüt göstermeyen, zarurî olarak kendi köşelerine çekilip perdelerini kapayanları da: “Tarikat meşreb, sakallı, hizmetin yeni tarzından habersiz” vs. gibi yakıştırmalarla nazarlardan iskat edenlerdir.) ile geç de olsa bir hesaplaşmak her halde Üstad’ımıza mülâki olduğumuzda ona vereceğimiz hesaptan daha kolay olacaktır. Evet 1960-1986 tam 26 yaşına girmiş bir nefs-i emmâre ile belki de ilk ve ciddi bir hesaplaşma.

2

 “Cadde–i Kübra-yı Kur’aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var” (21. Lem’a)

  “Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın bela ve vebasından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı Risale-i Nur’un mizanları ve muvazeneleri ile neşrettiği nur olduğunu kırkbin şahit vardır. Demek Risale-i Nur’un dairesine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavidir.” (Kastamonu Lahikası)

 “Rabian: Nurlar mektebleri tam nurlandırmaya başladı. Mekteb şakirdlerini medrese talebelerinden ziyade nurlara sahib ve naşir ve şakird eyledi. İnşaallah medrese ehli yavaş yavaş hakikî malları ve medrese mahsulü olan nurlara sahip çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemalardan nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar. Şimdi en mühim tekyeler ehli, ehl-i tarikattır. Bütün kuvvetleri ile Nur Risalelerini nurlandırmaları lâzım ve elzemdir. Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp “tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor” dedim. Fakat şimdi SÜNNET-İ PEYGAMBERÎ DAİRESİNDE BÜTÜN ONİKİ BÜYÜK TARİKATIN HÜLASASI OLAN VE TARİKLERİN EN BÜYÜK DAİRESİ BULUNAN RİSALE-İ NUR DAİRESİ İÇİNE, her tarikat ehli, kendi tarikat dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.” (2.Emirdağ Lahikası)

 ‘‘Üstad, ehl-i tarikata, bu da tarikattır diyor.’’ Hacı Hulusi Efendi (ks)

 Risale-i Nurları okuyanlar bilirler ki bir meslek ve meşreb taasubuyla değil, fakat mesleğin dört esasından biri olan ŞEFKAT sırrı ile ehl-i iman olan cemiyetin bütün sınıfları KURTULUŞ için Risale-i Nurlarla iştigale davet edilmektedir. Bu Risale-i Nur’un hakkıdır, ayrıca vazifesidir de. CADDE-İ KÜBRA olmanın özelliği bütün ÜMMET-İ MUHAMMEDİ (A.S.M) kucaklamasıdır. Onlara sinesinde yer verebilmesidir. Selef-i salihinin umumi yolunun devamı olma özelliğidir bu. Yukarıda birkaç sınıf halinde zikredilen ve cemiyetimizin sadece bir kısmı olan ve misâl olarak alınan gurupların Risale-i Nurlara karşı takındıkları tavrın çok sevindirici olmadığı ortada. Evet Risale-i Nur gibi bir esere muaraza elbette mümkün değildi ve zaten olmadı. Bu Anadolu halkı gibi ferasette emsalsiz bir milletten bunu beklemek zaten mümkün değildi. Fakat bu soğuk davranışın bütün kabahatini karşıya verip kendimizi temize çıkarmak da bir insafsızlık olmaz mı? Elimizden gelmediği halde bir iki karakteristik tablo çizerek meseleye biraz ışık tutmaya çalışacağız. Yalnız ricamız o ki, okuyan kardeşlerimiz, ifade gücüne ve delil kifâyetine değil, içerisindeki anlatılmak istenilen manaya nazar edeler. Kusurumuza da kusur nazarıyla bakalar.

3

 Evvelâ KÂMİL BİR ŞEYH EFENDİ’yi görüyoruz ki, Hazreti-i Üstad’ın davetlerine semi’na ve eta’na dedi ve aramıza geldi. Baktı ki; dairede büyük küçük muvazenesi kaybolmuş. Ortada görünenler Risale-i Nur hizmetinin 1960’tan sonra yegâne müracaat mercii gibi kendilerini gördükleri halde, gönül demlerinden ve kalb hallerinden habersiz vaziyetteler. Zikir noksanlığından mıdır nedir, kimse kimseyi tanımıyor. Eneler kabarmış; onlara der: “Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz, ölür gider. KEZÂLİK, ENE İLE TABİR EDİLEN, ENANİYETİN KALBİ, ALLAH ALLAH ZİKRİNİN ŞUA VE HARARETİYLE YANIP DELİNİRSE, BÜYÜYÜP GAFLETLE FİR’AVUNLAŞAMAZ. Ve Hâlık-ı Semavat ve Arz’a isyan edemez. O zikr-i İlahi sayesinde ene mahvolur.” (Mesnevi-i Nuriyye) Zikirsiz bu yollar aşılmaz. Bakar ki, muhatabı kitabı açmış. Tarikat zamanı değil, deyip derse başlamış. Şeyh efendi görür ki; ders yapan kardeşimiz Hz. Üstad’ımızın bu husustaki maksadını hiç anlamamış. Neyse, ders bitince Şeyh efendi Risale diliyle der: “Risale-i Nur gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat her halde HAKİKAT-I İSLÂMİYE’nin içinde cereyan edip gelen ESAS-I VELÂYET ve ESAS-I TAKVA ve ESAS-I AZİMET ve ESASAT-I SÜNNET-İ SENİYYE gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.” (Kastamonu Lâhikası) Sonra Telvihat-ı Tis’a’nın, Nurların arasında ehemmiyetli bir yer alması sizde ne gibi bir kanaat husule getiriyor? Daha sözünü bitirmeden muhatabı Şeyh efendinin sözünü balla keser ve: “BİZ KEMALÂT PEŞİNDE DEĞİLİZ” der. Sözü uzatmadan müşkülü hallediverir. Hulasa: Şeyh efendi sakalıyla, şalvarıyla, külahıyla kabul göreceği, evradını devam ettirebileceği Risale-i Nur dairesine girmeden evvel intisab ettiği şeyhini daire içinde dahi muhafaza edebileceği bir anlayış bekler. Fakat boşuna emek... Hale bakar, duruma nazar eder; ya (annem beni yetiştirdi) marşını söyleyip, bu evladı yaşındaki gençlerle oraya buraya seğirtip koşacak veya kemâl-i edeple tekrar eski köşesine çekilip işin ehil ellere geçmesini bekleyecek. Söyle bakalım levvâme nefis (emmaresin amma neyse levvâme diyelim) bu Şeyh efendi makûl olan ikinci şıkkı iltizam etse kabahat ve kusur kime aittir? Ve cadde-i kübra anlayışını nereye bıraktın demezler mi insana?

 Sonra ehl-i ilim bir şeriatçı geldi, dershanemizde oturdu. Dersleri dinledi; her satır Risale-i Nur’un ŞERİAT, her sayfa Risale-i Nur’un NİZAM diye haykırdığını gördü. Avamın taklidî olan imanlarını himaye eden islâmî perde-i ulviyeyi ikâme etmeye çalışan eserleri anladı, “eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlahiye namına ve hakaik–ı İslâmiye dairesinde MAHKEMELER açmazsa, maddî ve manevî kıyametler başlarına kopacak, anarşistlere, Ye’cüc ve Me’cüc’lere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi” gibi yerinden alınan haberleri dinledi. İşte tam benim yerim dedi, oturmak istedi. Fakat cemaatin merciiyyet kazanmış nefs-i levvamesi karşısına çıkar der ki: Biz müsbet hareket ediyoruz, menfî harekete müsaade yok. Hattâ onlardan birisi çıkar der: Bu rejime karşı haraket etmek ve Allah’ın nizamını talep etmek HARAM’dır. Uzun uzun fetvalar sıralayıp kitaplar neşr eder. Müteşerri zat der: Yahu etmeyin, tutmayın, elinizdeki eserlerin çarpan yüreğine, dolaşan kanına, müterâkim enerjisine iyi dikkat edin, bakın ne diyor. MENFÎ HAREKET BAŞKADIR. ALLAH’IN EMRİ OLAN O’NUN NİZAMINA TAFARDAR OLMAK BAŞKADIR. Kimse sizi isyana teşvik etmedi, fakat beşerin maddî ve manevî helaketlerden kurtulmasına çalışmak sizin vazife-i asliyeniz değil midir? Risalelerdeki bütün muvazeneler Kur’an nizamının üstünlüğünü, beşerî nizamların paçavra gibi yırtılıp atılmaya müstehak birer FİR’AVUNLUK olduğunu isbat etmiyor mu? Bu eserlerden, Allah’sız nizamlarla anlaşma çıkamaz. Hüküm Allah’ın oluncaya kadar bu işin ortası bulunamaz.

4

 “MÜSLİM-İ GAYR-I MÜ’MİN ve MÜ’MİN-İ GAYR-I MÜSLİM’in manası şudur ki: Bidayet-i hürriyette ittihatçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve şeriat-ı Ahmediye, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset-i Osmaniye için, gayet nef’ ve kıymettar desâtir-i Âliyeyi câmî olduğunu kabul edip, bütün kuvvetleriyle Şeriat-ı Ahmediyyeye taraftar idiler. O noktada MÜSLÜMAN, yani iltizâm-ı HAK VE HAKİKAT TARAFDARI oldukları halde mü’min değildiler. Demek MÜSLİM-İ GAYR-I MÜ’MİN ıtlakına istihkak kesbediyordular. Şimdi ise frenk usulünün ve medeniyet namı altında bid’akârâne ve şeriat-şikenâne cereyanlara tarafdar olduğu halde Allah’a, Ahiret’e, Peygamber’e imanı da taşıyor ve kendini de mü’min biliyor. Madem hak ve hakikat olan Şeriat-ı Ahmediye’nin kavaninini iltizam etmiyor ve hakiki tarafgirlik etmiyor, gayr-i müslim bir mü’min oluyor. İMANSIZ İSLÂMİYET SEBEB-İ NECAT OLMADIĞI GİBİ, BİLEREK İSLÂMİYETSİZ İMAN DAHİ DAYANAMIYOR, BELKİ NECAT VEREMİYOR, DENİLEBİLİR.” (Barla Lahikası)

 “Kâfir ve münafıkların cehennemde yanmalarını ve azab ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te’vile sapmak; Kur’an’ın ve edyan-ı semaviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzib olduğu gibi bir zulm-ü azim ve gayet derecede bir merhametsizliktir...” (Kastamonu Lâhikası)

 “Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dahildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Haricî cihad başka, dahildeki cihad başkadır...” (Emirdağ Lahikası)

 Gibi risalelerden pasajlar okuyup sözüne şöyle devam etti: Hazret-i Üstad’ın emri, yine şeriatın emrine istinaden dahilî cihad FETVASIDIR. Ona göre her hal-ü kârda cihada devam emrini vermiştir. Bundan, hiçbir zaman, Allah’ı tanımayan beşerî nizama müsamaha manâsı çıkamaz. Neticeye ümitle ve şevkle muntazır olmak kaydı vardır... Fakat heyhat, bu âlim zatın kendisinin gitmesine dahi vakit bırakılmaz, öyle bir kovulur ki, tekrar ne yüzle dâvet edeceğiz bilemiyoruz.

 Sonra ehl-i insaf bir siyasetçi Risalelere baktı gördü ki, yalnız ve yalnız iman hizmetidir, karışıksızdır, safidir, hasbidir. Yalandan, riyadan, hileden, dolabdan öylesine bıkmış ki; bari şu Kur’an dersleriyle imanımı kurtarmaya çalışayım der; can kurtaran simidine yapışır gibi yapışır. Bir müddet sonra bakar ki burada da birşeyler var. Bir mikrop ortada dönüyor ki aynen o terkettiği siyaset mikrobuna benziyor. Biraz daha dikkat etti gördü ki evet taa kendisi. Ama nasıl olur? Bunlar bu iman hizmetinin neresinden çıkardılar bu siyaseti, ki en müfrit bir siyasetçi gibi partiler hesabına beyannameler neşredip cemaatin mümessilleri ünvanıyla bir takım yüz karası kâğıtlara imza atıyorlar. Eski tecrübelerini de topladı, Risalelere tekrar ciddi bir nazar gezdirdi; HAYIR, HAYIR SİZ YANLIŞ YOLDASINIZ dedi, bu CİNAYET işleyenlere. Nefs-i levvâme dedi: “Biz bu hususta Üstad’ımıza uyuyoruz. Hazret-i Üstad 1950 seçimlerinde D.P. lehinde re’yini alenî olarak kullandı. Bizim tuttuğumuz parti de onun devamıdır. Bu partiye hizmet İSLÂM’a hizmettir” vs. gibi bir sürü laf etti. Münsıf siyasî zat, muhatabına sıkılarak fakat bilmecburiye şöyle dedi: Evvelâ 1950 şartları nerede, bugünün şartları nedere? 1950’de 30 senelik bir Halk Partisi dininin yıkılması için maddî ve manevî tüm islâm güçleri seferber oldular. Manevî kumandanlığını da Hazret-i Üstad yaptı. Yıktılar o ceberrut idareyi. O günkü particilik değildi. Doğrudan doğruya imanla küfrün çarpışmasıydı. Sonra D.P., cebine konulan bu dehşetli İslâm gücü sermayesini ne yaptı ki, ondan sonrakini de onun hatırı için tutuyorsunuz? O koca sermayeyi alıp milletin imanını tehlikelerden kurtarmaya, İSLAM nizamını İHYA’ya Ayasofya’nın ibadete açılmasına, Risale-i Nur’ların serbestiyetine sarf edeceğine; Avrupa sefahatinin ithaline sarfetti. Önceleri zulüm ve işkence altında dininden koparılmaya çalışılan bîçâre millet, bu sefer kendi eliyle dinini imanını takaya koyup, avrupanın sefahat ve batıl efkarlarına ittibaa başladı. Önceleri dinsizliğe karşı bir direnme ve kin vardı millette; D.P. sayesinde sefahat kapısıyla memlekete giren dinsizlik ve Avrupailik, arzu ve istekle kabul edilip her evin baş köşesine konulur oldu. Hulâsâ: D.P. öyle bir hoyratlık ve mirasyedilik yaptı ki, hasene sütununa ezanın aslî haline getirilmesinden başka yazılacak hiç bir şeyi yok... Hatta onu da o günkü acaib patlamanın yıktığı bir sur olarak görüp onu dahi onlara mal etmemek hiç de insafsızlık olmaz kanaatindeyim, dedi. Daha çok söyleyecekti ama bununla iktifa etti.

5

 “Sakın, sakın! Dünya cereyanları; hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin!     الحب فی الله والبغض فی الله    düstur-u rahmanî yerine  - el-iyazübillah -   الحب فی السیاسة والبغض للسیاست   düstur-u şeytanî hükmedip melek gibi bir hakikat kardeşine adavet; ve el-hannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerik eylemesin.” (Kastamonu Lâhikası)

 “Hakaik-ı İmaniye ve Kur’aniye elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile âlûde olsa idim, elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam tarafından “acaba tarafdar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara adi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.” (16.Mektub)

 gibi bir kısım Risalelerden misaller vermek istedi. Lâkin siyaset gözleri öyle bürümüştü ki, bu sakim ve maslahat-ı İslâm’a bütün bütün zıt siyâseti ya kabul edip hırz-ı can edeceksin veyahut merhamet talebi hakkın dahi olmadan dairenin dışına atılacaksın, gibi acaib bir hâl gördü. Kenara çekildi. Söyle ey nefs-i levvâme yaptığını beğendin mi?

 Birgün de hak aşığı bir köylü, koca koca beton yığınlarının arasında bir adres ararken, bir apartmanda bir kapının ziline basar. Bir genç çıkar “buyrun” der. Köylü adresi sorar. Kapıyı yanlış çaldığını anlar, ama gencin simasındaki safiyet ve nuraniyet kendisini celbeder. Çok yorulduğunu söyler. Genç de kendisini içeriye davet eder. Köylü içeri girer bakar ki, burası ev değil bir dergâh, çok hoşuna gider. Ayrılmaz. O gece ders vardır. Bir hayli genç toplanır ki; tahsilli, kültürlü, avrupai giyimli, kıravat–mıravat hepsi tamam. Fukara derviş külahıyla, şalvarıyla, sakalıyla o toplulukta acaib bir manzara meydana getirir. Neyse... Derse başlanır. Onyedinci söz okunuyor. Aşk mertebesinde bir ders;  فلما افل قال لا احب الافلین  dersi inkişaf ederken, kalb tahammül edemez, aşık köylü bir sayha atar... Cemaatte gülüşmeler, bakışmalar, sıkılmalar.... Ders biter, köylü de biter. Kendisini zor dışarı atar. Gidiş o gidiş. Ne dersin ey nefs-i levvame; 1926’da canını vererek bu hizmeti başlatan köylü ruhu, köylü safiyeti, köylü teslimiyeti, senin bugünkü hizmet halkanda yer bulamıyorsa kabahati kime yükleyelim? Acaba o safi kalb köylünün kalben anladığını sen AKLEN anlayabiliyor musun? Anadolu’nun tüm Hıristiyan dünyasına karşı beşyüz sene mukavemet eden ve onları kapıkulu gibi kullandıran sihirli, pratik ve neticeye götürücü acib sistemini, yani Risale-i Nur sistemini götürüp kelime kalıplarının arasına sokup, işi isbatiyeciliğe mi çevirdin? Aklın mes’elemizdeki yeri ne kadardır? İnsafla söyle ...

6

 Gelelim tesettür meselesine: Biz tesettür denilince ÇARŞAF’ı anlıyoruz. Hz. Üstad’ın çarşaf tabirini kelime darlığından veya mantonun adını bilmediğinden dolayı kullandığını kabul etmiyoruz. Erkeğin başında sarık nasıl bir âlem, bir İslâm bayrağıdır. Tüm gayr-ı müslim nizamlara ilan-ı harb etmenin adıdır. Aynen onun gibi, belki sarıklıları da yetiştiren mana ve ruh olması noktasından, kadının başındaki çarşafı ondan daha ehemmiyetlidir. Bu asrın şımarık beyaz maskesi üzerine vurulan iffet ve şehametin siyah damgasıdır her bir çarşaf. Mücessem haysiyettir her bir çarşaf. Zehraların, Sıddıkaların, Sümeyyelerin (R.A.) tecessüm etmiş ruhu; bu asrın iffetsiz suratına Bilal-i Habeşi’nin (R.A.) siyahlığından nasib olan mânâ ve maya siyahlığıdır, her bir çarşaf. Şafaktan evvelki müjdeci siyahlık... Siyahlık ne kadar artsa şafak o kadar yakındır. Artan siyah çarşaf adedi de, doğacak İslâm güneşinin o miktarda müjdecisi... İslâm kadınının kal’asıdır, siperidir çarşaf. Öyle emretti Allame-i Asr, Mücahid-i Ekber Bediüzzaman (R.A.). Çarşaftan çıkan kadın kal’adan çıkmış ve siperini terketmiştir. Tecavüze hedef olacak bir vaziyete gelmiştir. Hangi sebep vardır ki veya hangi hizmet endişesidir ki, o nazeninleri bu tehlikeli vaziyete getirmeye mecbur etsin? Erkeklerin yıkmadıkları kal’a almadıkları siper kalmadı mı ki; bu hanımları kal’alarından, siperlerinden çıkarıp, bu şehvet kokan, taaffün etmiş erzel sokaklarda hücuma geçirelim?

 “Mimsiz medeniyet, taife-i nisayı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul meta’ yapmış. Şer’-i İslâm onları rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayatı ailede, temizlik zinetleri, haşmetleri hüsn-ü hulk; lütf-u cemali, ismet; hüsn-ü kemâli, şefkat; eğlencesi evladı. Bunca esbab-ı ifsad, demir, sebat kararı lâzımdır ta dayansın.” (Lemaat)

 Ey nefs-i levvame hizmet deyip bilmem ne deyip islam kadınlarını çarşafın dışındaki kılıklara sokarken hiçbirşeyden sıkılmıyorsan bari 1935 gibi bir tarihde Mücahid-i Ekber’in (R.A) ÇARŞAF için ne kadar hapis yatıp işkence çektiği halde bu meseleden taviz vermediğini düşün de ondan olsun utan. Senin oyunlarından ibaret olan sebeplerle, kadının başındaki çarşafa el atıp onu geniş mantolarla değiştirme. Bu hesabın altından asla çıkamayacaksın. Acaba okumadın veya duymadın mı ki 1960 ihtilalinden sonraki günlerde bu rejim çarşafla mücadele için o geniş dediğin mantoları bedava dağıtıyordu. Ne dersin? Acaba İslâm’ın tesettür emrini ihya etmek için mi o külfete giriyordu?

 Hasıl-ı kelâm: Nurcu hanım, çarşaflı olan hanımdır. Görüyorsun ki avrupai havalı, geniş mantolu, pastalı, israflı, moda alış-verişli kadın toplantılarının zararı faydasını çoktan geçmiştir. Ey nefs-i levvâme, çarşaflı Nur talebesi hanım, seni muhatab kabul edip konuşmak istemediğinden bilvekâle biz seninle konuştuk. İşin vehametine bak ki; öz be öz malın olan çarşafı bile küstürmüşsün. Mırıltıların arasından; ENTELLEKTÜEL sınıfa hizmet v.s. gibi modern konuşmalar duyuluyor. Yani ne Müslüman, ne Hıristiyan bir sürü saman çuvalına hizmet götürmek için Allah’ın emri TESETTÜRü kâbil-i ihmal görüyorsun öyle mi? Vah o dâvâya vah !...

 Şimdi gel ey 26 seneden beri kendini birşey zanneden nefs-i levvâme; seninle öyle ciddi bir mesele üzerinde konuşacağız ki, artık bundan sonra ya meydan külliyen senin olacak, istediğini yapmakta şimdiye kadar olduğu gibi serbestçe devam edeceksin: veyahut bu meydanda yalnız HAK kalacak sen ve avanelerin ıslah-ı hal edinceye kadar bir yerlere sokulmaya mecbur kalacaksınız.

7

 Evvelen: Bak senin yirmialtı senelik ömrünün belki yarısı; YOLUMUZ CADDE-İ KÜBRA’dır demekle geçtiği halde; kübralık iddiası olmayan mütevazi bir islam yolunda dahi gayet rahatlıkla geçebilmesi lazım olan İslam cemaatinin mezkür ana sınıfları dahi senin yolundan gidemez oldular. Sözlerin iddia değil, ayn-ı hak bir ilandır ki; yolun CADDE–İ KÜBRA’dır. Lakin sen kabiliyetsizliğin ile bu Cadde-i Kübra’yı o kadar daralttın ki, patika bir dağ yoluna çevirdin. Yukarıdaki izahların zayıflığına bakıp kendine hak payı çıkarma. Ne yapalım, bu dairenin söz söylemeye hakkı olan büyüklerine öyle TAŞLAR vurdun ki, onlardan bir çokları köşelerine çekilip perdelerini kapadıkları gibi, bir kısmı dahi bununla yetinmeyerek senin şerrinden emin olmak için kendilerine kuyu diplerinde birer menzil yapıp konuşmadılar. Bu KAMİLLER elbette seninle İÇTİMA olamazlardı. Fakat sen levvamesin ya, ara sıra hakkı kabul edersin, gel delilleri falan bir tarafa bırak ve insafla itiraf et ki: BU CADDE-İ KÜBRA YÜKÜNÜ SEN GÖTÜREMEZSİN. Edebinle kenara çekil.

 Saniyen: Biz diyoruz ki, Hazret-i Üstad FERİD MAKAMI’NIN MAZHARI bir İMAM idi. Yekta bir Allame-i Asr idi. Asr-ı hazır meb’usu sıfatıyla konuşurdu. Omuzlarına aldığı azim CADDE-İ KÜBRA yükünü taraf-ı İlahiden emredildiği yere kadar getirip kendinden sonra ki HÂMİL-İ KUR’AN OLAN, ÜVEYSÎ ZATIN (R.A.) MUKTEDİR OMUZLARINA BIRAKIP GİTTİ. Bu muktedir, ÜVEYSÎ ve İLM–İ KELAM’da DAHİ olan ZAT (R.A.) Hazret-i Üstad’ı massetti, Hazret-i Üstad’da sinesinde ne varsa o münasip sineye boşaltıp öylece gitti, vazife devir teslimi yapıldı. Hizmet daimi tekamüldedir. Risale-i Nurlar, sonra gelecek O mübarek ZAT’ın (R.A.) vücudunu tüm ÜMMET’e müjdeledi. Bir yanlışlığa meydan vermemek için de bazı hususiyetlerini şöylece sıraladı:

 1. Sonra gelecek O mübarek Zat, Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek. O Zat’ın ikinci vazifesi ŞERİATI İCRA VE TATBİK ETMEKtir... O zatın üçüncü vazifesi; HİLAFET-İ İSLAMİYEYİ İTTİHAD-I İSLAMA bina ederek İsevî Ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Sikke-i Gaybiye)

 2. “Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hafız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da 29. Lem’a-i Arabiye’nin tefsirî tercümesini istemiş. Benim şimdi onun ile meşgul olmaya ne vaktim var, ne de halim müsaade eder. İNŞAALLAH İLERİDE Risale-i Nur’un başka bir şakirdi o vazifeyi yapacak.” (Kastamonu Lahikası)

 3. Kerametli 29.Söz, o sözün yalnız birinci makamıdır. O sözün ikinci makamı ise, ehemmiyetine binaen ki, bir vecihle ona da “Ayetü’l-Kübra” namını İmam Ali (R.A.) vermiş olan, 29. Lem’a-i Arabiyedir. (Emirdağ Lahikası)

 4. Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlarda bu gibi küçük farklar zarar vermez... İnşaallah istikbalde bir kardeşimiz o hazineyi açacak. (Kastamonu Lahikası)

 5. İnşaallah bir zaman, Risale-i Nur’un şakirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berahini TE’LİF edecek. (Kastamonu Lahikası)

 6. İnşaallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşr ve talim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektubları te’lif ile ve Dokuzuncu Şua’nın dokuz makamını tekmil ile, Risale-i Nur’u Tanzim ve Tertip ve Tefsir ve Tashih ile devam edecek. (Barla Lahikası)

8

 7. Senin şu aciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardaşın bin derece haddinin fevkinde olarak kendini, o gelecek adam olduğunu iddia edemem, hiç bir cihetle liyakatim yoktur. Fakat o ileride gelecek ACÎB şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük KUMANDANIN pişdar bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası)

 8. Kardeşlerim, mektuplarınızda çok yüksek düşünce ve takdirat, binde bir de benim olsa hadsiz şükrederim. Belki Risale-i Nur’un manevî şahsiyeti ve çok kesretli talebeleri içinde bilmediğimiz gayet yüksek bir makam sahibi bir zatın tesiratı ve kumandası hissediliyor. (Kastamonu Lahikası)

 9. Belki inşaallah Nur’un bir şakirdi, Sure-i Rahman’ı tefsir edip bu meseleyi halleder. (Şualar)

 10. Bu Onbeşinci Rica ileride bir Nurcu tarafından İhtiyarlar Lem’ası’nın tekmiline, telifine me’haz olmak üzere yazıldı. (26. Lem’a)

 11. Ahirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir Zatı Nurani’yi gönderecek ve o Zat da ehl-i beyt-i Nebevî’den olacaktır. (29. Mektub) Müçtehid, müceddid, hakim, mehdi, mürşid, kutb-u azam gibi kelimelerin manalarının şehrine varmak için bir kardeşiniz bundan evvel patika bir izah yolu çizmişti. İnşaallah bu patika yol bizi ve sizi o marifet şehrine götürür.

 Şimdi bak, bir kısmını onbir maddede naklettiğimiz bu pasajlar Risale-i Nur’dan alınmıştır. Burada iki ihtimal var:

 BİRİSİ: Ya (haşa, yüzbin defa haşa) bu yazılanların aslı yoktur, sadece Müellif-i Muhterem (R.A.), bitmiş olan ümidleri canlandırmak için böyle şeyleri uydurdu!... اتهلکنا بمافعل السفهاءمنا (A’raf 155)

 İKİNCİSİ: Veyahutta bunlar ayn-ı hakikattir. Hepsi vücuda gelecektir. Ve o gelecek zatın vücuduyla bütün beşeriyet tekrar bir ASR-I SAADET havasını teneffüs edecektir. Ne dersin nefis efendi, levvameliğin mi üstünde yoksa emmareliğin mi?

 Salisen: Malumdur ki bir şeye yetişememek çoğu zaman onun inkarına sebeb olur. Şöyle bir-iki misal verelim:

 “İşte camiiyyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflake ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kainata da semere ve netice olmuştur.” (Mesnevi-i Nuriyye)

 Bu âli hakikatın manasını hiç düşündün mü? Veya bir bilenden sordun mu?

 Bu ağır geldi, biraz aşağı inelim:

 “İ’lem eyyühel aziz! Denizlerde vukua gelen med ve cezir gibi evliya arasında da bast-ı zaman, tayy-ı mekan meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab-ı Yuvâkit’in rivayetine göre İmam Şaranî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa etmiştir. Bu gibi vukuat istiğrab ile inkar edilmesin...” (Mesnevi–i Nuriyye)

9

 İmam Şaranî (K.S.) 10 ciltlik kocaman Fütuhat-ı Mekkiye mecmuasını bir günde iki buçuk defa mütalaa ederse, acaba şanında varid olan Hadis-i Şeriflerin bir kısmını İbn-i Hacer (K.S.) toplayıp sayısını iki yüze iblağ ettiği bir Zat-ı Alişan, Risale-i Nur’ların tümünü indelhace bir günde kaç defa devrine muktedir olur dersin? Sen de bu yükü kaldıracak omuz var mı? Yoksa bu sırlar iptal mi oldu, meydan boş mu kaldı?

 Bu da ağır geldi, biraz daha aşağı inelim:

 “Ehl-i şuhud dediğimizden maksad, evliyaullahdır. Zira, velayet sahibi, avamın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor.” (Mesnevi-i Nuriyye)

 Bu sabit kaideye göre meleklerle aran nasıl? Cennet’den ve Cehennem’den ne haber, görebiliyor musun? Diyeceksin ki, melekleri göremiyorum ama bazan ilham geliyor. Bu ilhamın mertebesini biz demeyelim, sen eserlerden elbette okumuşsundur. Ne dersin, daha meydanı terketmeyecek misin? Bu yük ağırdır. Gel haddimizi bilelim. Tâ gününde yapılmış bir nasihata kulak verip EDEBİMİZLE kenara çekilelim. Hizmete ehil eller yapışsın.

 Diyorsun ki: Peki biz hizmet etmeyelim mi?

 Gel kulağına bir şey söyleyeceğim, kimse duymasın: VALLAHİ BİLLAHİ SENİN şu anda yapabileceğin en büyük hizmet, bu hizmet sevdasından vazgeçip kenara çekilmek olacaktır. O zaman göreceksin ki, hizmete ayine değil perde olmuşsun.

 Hulâsa edersek: CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım. Vesselam.

Müslim Gündüz

1986      



Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...