Yazarlar
orhan akbogaArtık, Anadolu’nun ve bütün alem-i İslam’ın  teveccühünü kazanan ve İslam düşmanı bütün küresel güçlerin öfkesini üzerine çeken Erdoğan’ın, 2002’de HAKİMİYET dönemi ile başlattığı bu muzafferiyetini ve kazandığı mücadelesini devrimsel bir hamleye dönüştürmek zorunluluğu vardır. Eğer bu kazanımlar yeni anayasa ile teminat altına alınamazsa ve sistem değişikliği ile kalıcı kılınamazsa tek parti dönemlerini, Menderes ve hükümetine yapılanları bile mumla ararız. Şimdi laik kemalist diktatörlüğe ve İslam düşmanı bütün küresel şer ittifaklarına ve hasımlarımıza karşı hakiki hürriyeti ve meşrutiyeti ilan etmek zamanıdır.
     Orhan AKBOĞA / HaberCedid.com
     2002 tarihinde AK Parti ile başlatılan Yeni Türkiye mücadelesinin tarihî ve önemli kavşak noktalarından birisine gelmiş bulunuyoruz. Bu ülkede Menderes’ten başlayarak Erdoğan iktidarına gelinceye kadar milletin seçtiği sağ partiler çoğunluğun oyunu almasına ve iktidar  olmasına rağmen, ne hikmetse sol zihniyet hep muktedir oldu. Dinsizlikte emsali olmayan ve bu milletle asla kanı uyuşmayan ve kumaşı kraliçe tarafından Britanya’da dokunan Kemalizm'in siyasi uzantısı CHP, milletten istediği  oyu hiçbir zaman  alamadı ama buna rağmen ordunun ve yargının gücünü istismar ederek siyasal gücün hep temsilcisi oldu. Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede milletin iktidara gelmesi kolaydı. Zor olan orada kalabilmek ve muktedir olabilmekti. İşte yeni Türkiye’nin kurucu mimarı Erdoğan, temel taşları yerinden oynatarak bu zoru başardı ve attığı adımlarla  millî iradenin muktedir olmasını sağladı.
     Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan, “göbeğini kaşıyan” ve “bidon kafalı”  bu millet asla kendi haline terk edilemezdi. Milletine hadim ve hizmetkâr olması gereken devlet, totaliter bir anlayışla cebrî keyfî ve küfrî kanunlarla milleti kuşatmış ve kurduğu denetim mekanizmalarıyla millî iradeyi ipotek altına almıştı. İslamî ve millî olan her şeyi düşman olarak gören millet düşmanları, ya darbelerle iktidara gelecekti ya da Müslümanların oy çokluğu ile iş başına getirdiği iktidarlara çelme atarak onları etkisizleştirecekti. Bu denetim mekanizmalarından birisi olan Cumhurbaşkanlığı makamına da yine darbe anayasası olan 82 Anayasası ile olağan üstü yetkiler verilmiş ve Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer gibi sistemin sigortası olan adamlar eliyle milletin önü kesilmiş ve sistem istedikleri şekilde çalışamaz hale getirilmiştir.
     Ülkesine ve milletine hizmet eden Başbakanları bile asarak milletini sindirmeyi ve onlara göz dağı vermeyi vatanseverlik sanan  laik diktatörlüğün koruyucu ve kollayıcı zorbaları, darbeleri devlet geleneği haline getirdiği gibi darbecileri de devletin başına getirdi. İlk sivil Cumhurbaşkanı olan merhum Özal’a kadar, tam 7 cumhurbaşkanı da askerdi ve askerî darbelerle o makamları işgal etti. Militarist cumhuriyetin kuruluş felsefesi  gereği başkomutanlık makamına ancak silah zoruyla gelinebilirdi. Sadece bu bile Cumhuriyetin kurucu mantığının veya kurucu ideolojisinin anlaşılması bakımından yeterlidir.  Cumhurbaşkanlığı makamı rejimin teminatı ve zirvesi olması bakımından sembolik de olsa çok şey ifade eder. Yani başkomutanlık makamına geçecek kişinin militarist Kemalist cumhuriyetin değer yargılarına ve kazanımlarına sahip çıkan “sözde değil özde bir Atatürkçü” olması gerekir. Bu sebeple CHP nin ve Kemalizm'in ideolojik kalesi olan başkomutanlık makamına geçişler her zaman kavgalı gürültülü olmuştur. Statükonun onay vermediği, yeşil ışık yakmadığı hiç kimse oraya gelemedi. Ta ki Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük bir fedakârlık göstererek Abdullah Gül’ü aday göstermesi sürecine gelinceye kadar…
     Militarist müesses nizam açısından hayatî derecede önem taşıyan ve kırılma noktasını teşkil eden bu kritik durumun vehameti vesayet odakları tarafından görülmüş, kontrolden çıkma potansiyeli taşıyan Erdoğan’ın aday gösterdiği Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmaması için meşru hükümete 27 Nisan 2007 tarihinde gecenin bir yarısında e-muhtıra verilerek millî iradeyi baypas ve paspas etmek üzere  süngüler bir kez daha havaya kaldırılmıştı. Hükümetler kurup fesheden, cumhurbaşkanlarını atayan ve Millet Meclisi'ni Genelkurmay’ın sekreteryası olarak kullanan cuntacı zihniyet, 28 Şubat askerî kalkışmasıyla kendi sonunu hızlandırmış ve 27 Nisan e-muhtırasıyla da milletin adamına toslamıştı. Kemalizm’in istinat noktası olan ve beli tamamıyla kırılan askeri  darbeler tarih olurken, darbeciler de Çankaya ve başkomutanlık savaşını  ilk defa kaybetmişti.
     Milletin ve yeni Türkiye’yi temsil eden Erdoğan’ın  Hakimiyet dönemiyle birlikte Süfyaniyet'e karşı kazandığı ve tarihi yeniden yazdığı bu zaferler, köklü ve kalıcı değişimleri de beraberinde getirdi. Cumhurun başkanını seçmesiyle vesayet, köşkteki koltuğunu tamamen kaybetti ve yeni Türkiye’nin ilk işareti olarak başkanlık sistemi fiilen başlatıldı. Aslında bugün sözüm ona bazı medya, sermaye ve güç odaklarının tartışılmasından bile rahatsızlık duyduğu başkanlık sitemine, yüzde 69’luk halk desteğiyle  2007 referandumuyla geçildi. Cumhurbaşkanı’nın halkın oylarıyla seçilmesini öngören referandum ile  fiili başkanlık sistemi zaten hayata geçirildi. “Bir şehirde iki vali, bir köyde iki muhtar olmaz” kaidesince, hem seçilmiş Cumhurbaşkanı, hem seçilmiş hükümet olmaz. Parlamenter sistem, Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında her an problem çıkarmaya ayarlı bir yapı.  Şu an itibariyle böyle bir tehlike mevzu bahis olmasa bile, bu çift başlılığı su-i istimal etmek isteyenler her daim olacak ve bu kaotik durum ileride ciddi sıkıntılara yol açabilecektir.
     Artık, Anadolu’nun ve bütün alem-i İslam’ın  teveccühünü kazanan ve İslam düşmanı bütün küresel güçlerin öfkesini üzerine çeken Erdoğan’ın, 2002’de HAKİMİYET dönemi ile başlattığı bu muzafferiyetini ve kazandığı mücadelesini devrimsel bir hamleye dönüştürmek zorunluluğu vardır. Eğer bu kazanımlar yeni anayasa ile teminat altına alınamazsa ve sistem değişikliği ile kalıcı kılınamazsa tek parti dönemlerini, Menderes ve hükümetine yapılanları bile mumla ararız. Şimdi laik kemalist diktatörlüğe ve İslam düşmanı bütün küresel şer ittifaklarına ve hasımlarımıza karşı hakiki hürriyeti ve meşrutiyeti ilan etmek zamanıdır. Tarih,  bu altın vuruşu yapacak fırsatı altın tepsi içinde önümüze sunmuştur.

     “Yaşasın meşrutiyet-i meşrua! Sağ olsun hakikat-i şeriat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!”

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...