Medya Yazarları

hasret yildirimCHP Edirne Milletvekili Şeref Aykut (1935) : "Kamâlizm, bir dindir ki, onun en büyük ve ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır... Kamâlizm dininin, hiç şaşmıyan, şaşırmıyan orunçlu ve coşkun tapkanı yapmak, ona bu kudsal, ulusal ve kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile oydamlamak ister… Tâ ki, Kamalizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altında gençlik böyle olacaktır. Parti bunu amaçlamış, hazırlamıştır."

 

 

Hasret YILDIRIM / Yenisöz.com.tr

Kıymetli okuyucularımız… Başlığı görüp de “Kamalizm diye din mi olurmuş” demekten, kendinizi alamadınız değil mi? Ne yazık ki (haşa) oluyormuş… (Siz yine de bu satırları okurken aman Kelime-i Şehadet getirmeyi, iman tazelemeyi ihmal etmeyin… Ne olur, ne olmaz.) Seçimden yeni çıktığımız şu günlerde, CHP'nin var oluş mantığını aktaran bir kitabı köşemize taşıyalım istedik. Gayemiz; bilinçsizce, dededen-atadan yaklaşımıyla, hala inat edercesine bunların peşinden gidenlere, kendi kaynakları üzerinden bir ikaz yapmaktır. Yoksa, inat edenlere; “Lekum dînukum ve liye dîn” diyoruz…

KamalizmKapakT.B.M.M. Edirne Milletvekillerinden Şeref Aykut (1874-1939); “KAMALİZM - Cumhuriyet Halk Partisi'nin Programının İzahı (1936-İstanbul, Muallim Ahmet Halit Kitabevi)” ismini verdiği kitabında, Kamalizm'in bir din olduğunu teferruatı ile aktarıyor. Biz evveliyatla kitabın önsözünü harfine dahi dokunmadan kayda geçelim. Yalnız arada; anlayamadığınız, acaba harf hatası mı var veya bu da neymiş diyeceğiniz bazı kelimeler geçecek ki, o devirde ayyuka çıkmış “uydurukça” rüzgârının tesiridir. Ne acı ki, kitabın tamamı bu rezillik ile donatılmıştır. Şimdi bu kelimelerin ve mantığın yerinde yeller esmektedir. Gelelim kitabın önsözüne:

Türk genel devrimini anlıyabilmek için bunun “akla dayanan kurucu ve yaratıcı bir zihnin verimi olarak” Türk tarihinden doğduğunu bilmek gerektir. İşte bunun Türk Ulusuna mahsus olması da tarihten alınan son uçlara, yürüyen hayatın icaplariyle karşılaştırarak bir düzen ve bir düzeyde yaratmasındadır.

Bizim devrimimizde bir tek kök ve temel vardır. O da Türk genel devrimi, Türk tarihinden ve ulusun ruhundan doğmuş olmasıdır. Bu şöylece kendiz bir hüküm değildir. İlk adımda asırların tarihsel gidişinde bu büyük ulusun yerini, geçirdiği ucu bucağı yok sarsıntıları göz önüne alarak ulusun taşıdığı fikirleri, inanları, kanaatleri bir süzgeçten geçirmekle onun durmadan atılan ruhundaki açık ve yılmıyan kuvveti anlıyabiliriz.

Türk genel devrimi bir rastgele işi değildir. Bunun içindir ki Türk Büyük Devrimcisinin ruhundaki atılımları, onu tutuşturan sebepleri hepsinden önce incelemek gerektir. Ancak o vakit Büyük Devrimcinin hangi kaynaktan esin alarak bunu ulusa ve çevresine nasıl aşıladığını görebiliriz.

Türk devrimini son asırların değişikliklerini hazırlıyan fikirlerle ve daha sonraları yürüyen, göğdelenen Rasyonel, Sosyolojik, Markist, Faşist rejim ve idelojileri ile izaha çalışmak da fazla bir iş olur. KAMÂLİZM BUNLARIN ÜSTÜNDE YALNIZ YAŞAMAK DİNİNİ AŞILIYAN VE BÜTÜN PRENSİPLERİNİ EKONOMİK TEMELLER ÜZERİNE KURAN BİR DİNDİR. Ötekilerinde uluslara ve insanlığa zorla ve ağır basarak sarkan ve seken yerler pek çoktur. Kamâlizm, inana damga vurarak kalkınmış değildir. İnanı gönülleri kazanarak yaratmış ve yükselttiği için yükselmiştir. Amaçladığı gaye de ulusun kalkınma davasıdır. Bunu yürüten de hiç şaşmıyan ve şaşırtmıyan say duyuk, selim akıldır. İşte Atatürk'ün büyük eserini toplıyan “Cümhuriyet Halk Partisinin” programı üzerinde bir araştırma gerekliğini bu sebeple duydum.

Devrimin ana fikirleri ve çizgileri şu programda ortaya konulmuştur. Türke yapılan oydamların, telkinlerin sağlam veya çürük yerlerini araştırırken ulusal ruh ile bağlantısı olanları nasıl korumuştur ve güdük, yabancı olanlarını ne gibi baskılar altında bugüne kadar getirmiştir. İşte bunları büyük Devrimci ulusal tarihimizin içine girerek bulmuş çıkarmıştır.

Bu, bir rejim işidir. Evet bir rejim işidir ki bunu kuran bir tek söz söyledi ve büyük devrim onun üzerine kuruldu: EGEMENLİK ULUSUNDUR.

Şimdi herşey yıkılmıştı, artık ne sınıf kalıyor, ne imtiyaz kalıyor. Geçmişin bütün dağınık yığınları arasından Türk Ulusunun birliği eşitliği ergenliği yükseliyordu. Atatürk, (Müdafaai Hukuku) Ulusal Savaşı kazanmak için kurmuştu. Ulusun egemenliği Cümhuriyet şeklinde kökleşince tarihin akyüzlü Müdafaai Hukuk'u, yerini Cümhuriyet Halk Partisine bıraktı. İşte onun programını anladığım kadar anlatmak istiyorum.

1 İkinciteşrin (Kasım) 1935 / Şeref Aykut – Edirne Saylavı (Milletvekili)

Bu girizgâhtan sonra; kitabın içinden alâkalı kısımları aktarıp, çıkarılması gereken manayı hür vicdanlara bırakıyorum. Allahu Teala tesirini halk eylesin.

Zira Atatürk'ün kurduğu devlete kadar, Avrupa, Asya ve Afrikada Türk soyunun kurduğu birçok devlet şekilleri iyiden iyiye incelenince görülür ki; bütün bu devletlerin içinde Türk Ulusu, ancak türe ve yasa, sıra ve saygı adamı olarak kalmıştır. Onun yeryüzünde ancak ancak kendi (karakterine) irasına, kendi tarihine uygun iki devleti vardır: Eti birleşik devleti ve Atatürk'ün kurduğu Cümhuriyet. Bundan başka yüzlerce kurulan devletler içinde o yalnız tahtını, egemenliğini kurmuş, hâkim olmuş, (kudreti) erki eline almış, süel ve tüzel işler yapmıştır.

İslâm Devrinden önce kamusal yönetimin, (âmme idaresinin) söz birliği, oybirliği ile yürüdüğü görünür. İslâm Devrinde ise Türklük tutsaklığa düşerek hep başkaları için çalışan, devlet sözünü, Padişahtan başka anlamıyanların elinde yıpranmıştır. Mete'nin gününden, son Osmanlı İmparatorluğunun yüz karası son Padişahının gününe kadar bütün Hünler, Avarlar, Gök Türkler, Oğuzlar, Moğollar (Moğollarda devleti, orduyu kuranlar ve çevirenler Türk idi) Gürkânlar, Koyunlular, Osmanlılar gibi Türk devletlerinde ulusal devlet, ancak Etilerde görülür. Ötekilerde tarihin bize gösterdiği devlet şahıslara dayanan ve ulus egemenliğine duvar çeken kuramlardır. (Sayfa: 8)

Büyük Türk davasını kazanan ulustu. Bunda erkek kadar kadının da ödevi vardı. Ödevini yapanın hakkı olmamalı mıdır? Kamâlizm, bir dindir ki, onun en büyük ve ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır. Bu hızı kendi tarihinden alıyor. Onu, bir takım dar düşünceler bağlıyamaz. Hele, yurt işini hiçbir yolda rastgeleye bırakamaz. (Sayfa: 15)

Bunları fikir, duygu uymazlığı ile yapamaz. Böyle bir uymazlığı başıboş bırakırsa ülkede bir soysal ve ulusal seyirime (ihtilâca) yol vermiş olur ki sonu dağınıklıktır, tutaklıktır. Kamâlizm ise, tam bir ergişliğin bütün istediklerini toplıyarak ulusu amacına yönleten bir din olmasına göre ne savsacı bir siyasa, ne oportun gündelik bir yönetge gütmez ve güttürmez. Kararı kesindir:

Mutlaka Türk ulusunu bütün soysallıkların düzeyinden üstün yapacaktır. Bu Atatürk'ün şaşmaz ve yanılmaz emridir ki, Partinin temel direğidir. Geçmişin bize verdiği ne acı dersler var. Artık ne yamalı, ne eğreti, ne gelip geçici, yarım yamalak iç ve dış günlük siyasaya bağlı kalamaz. İşte Parti, bütün saylavların bu düzeyde, bu inanda denenmiş yurttaşlardan olmasını istemekte yerden göğe kadar haklıdır. Zira: Kişinin isteğine değil, kamunun dileğine bağlıdır. Bunun içindir ki seçimde bütün seçim etkesi olan yurttaşları, kendilerinin inandığı ve tanıdığı yurttaşları seçmekte serbest bırakmıştır. Yurttaş, Partinin Adayları, namzetleri için rey verebilecek, Partinin dileğini içten duyarak anlıyacak olanları kendi tanıdıklarından seçiyor. Saylav ise, büyük devrimi başarmağa uğraşan Partinin büyük hakkıdır. Onun salâhiyetinde bulunması inkılâp adına gereklidir. Bunun tersyüzünü de göz önüne alınca vereceği sonuca o kadar güvenemeyiz. (Sayfa: 17)

Bunun yanlış anlaşılmasından hemen irtica-kaynaklık doğar. Bu sebeple Partinin maksadı, ulusa mahsus iki kökün korunmasıdır. Bundan dilediği şudur ki: Yıktığı Osmanlıcılığın, Ümmetçiliğin ulus içinde çürüklendirdiği, binlerce yıl yaşatmak için uğraştığı kozmopolitliği, ümmetçiliği, öveyi kardeşliği kökünden kazımaktır. Daha açığı sosyallıkla ulusçuluk arasındaki ince münasebeti Türk çocuklarının göz önüne iyi almalarını istemektedir. Zira her ulusal hareket sosyaldir. Ancak her sosyal hareket ulusal değildir. Ulusçuluk duygu işidir ve içten doğar, içten gelir; onda ilmin, metodun hiçbir tesiri yoktur. Özverinin özgeçinin feragatin, fedakârlığın kaynağıdır. Bir ulusun fertleri programlı bir eğitim, terbiye siyasasında çok yüksek bir seviyeye, düzeye erişebilir. Bu erişme metot ve bilgi ile olur. Orada gönlün duygunun hiç bir etkesi, tesiri yoktur. Çok çalışmakla çok yükselebilir, tecimde, bilgide, teknikte yanına ulaşılamaz bir yüksekliğe varabilir. Bütün bunları yapan beyin ve akıl çalışmasıdır. Metotla ortaya gelen bilginin son ucudur. (Sayfa: 25)

Demokrasiyi, biz batıdaki anlamiyle ve hiç durmadan taklit ederek kavramıyoruz. Bizim halkçiliğimiz, kendi tarihimizin sosyal ülkücülüğüne bağlıdır. Biz sosyal hâdiseleri izah ederken onları görünmiyen sebeplere bağlamıyoruz. Bu gibi bir felsefenin körletici, karartıcı baskısından Türk zihnini uzak tutarız. Biz sosyal hâdiselerin sebeplerini ancak ekonomik anlamına alırız. İşte halkçiliğimizin kökü bu ekonomi alanındaki müsavi, eşit durumu, düzenli bir yolda tutabilmektedir. (Sayfa: 27)

Kamâlizm dininin devletçiliği şu cümlede toplanıyor: Bütün ülkede işliyen hareketli kapitali uluslaştırmak, Türkün elinde duran kapitali harekete geçirmek ve bunların üstünde genel durumu düzende tutmak için yüksek korumasını esirgemiyerek ulusu hep ileri, durmadan ileri, dinlenmeden ileri yürütmek. Bunda eksiksiz tarih hâkimdir. Başka bir şey değil. Kamalizm şu prensipini kendi öz ve özel tarihinden almıştır. Türk tarihi!. Bütün kaynak budur. Atatürk bu yüksek rejimi kurarken onun ilham aldığı bu kaynak öyle derin ve sonrasızdır ki, tam Atatürkün deha ve zekâsına yakışan yaratıcılığını kendisine bu kaynak, Türk tarihi vermiştir.

Biz, Kamâlizmin inanlı tapkanları şunu çok iyi anlamak kadar inanmak gerekliğini gönlümüzde taşımalıyız ki, Türk tarihini Atatürke gelinciye kadar kimse içinden eleyerek onun büyük ulusa yüksek bir terbiye kaynağı olduğunu anlayamamıştır. Hep badanalanmış, sıvanmış, bayağı telkinler ile bize kadar getirilmiştir ve biz de kendi tarihimizi sanki yabancı bir ulusun tarihi gibi anlıyan ve anlatan bir neslin çocuklarından başka bir şey değil dedik. Hangimiz bugün söyliyebilir ki biz tarihimizi ulusal bir tarih olarak araştırmış idik?. Daha açık söyliyelim: Bize tarih iki yüzden gösterilmiştir. Ya bütün kahramanların yaptıklarını (din) boyasına boyayarak orada Türke hiç bir yer verilmemişti, ya büyük hâdiseler yaratan Türkün bütün yaptıklarını bir kaç kanlı sultana yamanarak, büyük bir ulusun atılışı tarih alanından silinip sıyrılmıştır. İşte bu tarihtir ki bugün kudsal bir kitap gibi önümüze açılarak, yüce partimizin korucusu Atatürkün parti prensiplerini kavrayan şimdi çözelemeğe çalıştığım mushafını yapıyor. (Sayfa: 33)

“Din âlimlerinin, fakihlerin hokkalarındaki mürekkepler, şehitlerin kanlarından daha kutsal, daha mübarektir” diyen ve zalim, kan içen sultanların her yaptığı delilikleri, çılgınlıkları; Tanrı işi, mucize, keramet, ilham eseri sayan, padişahları Tanrı kuvveti gösteren bu softalar, bu din uluları, Türkün anlamadığı bir dil ile yazılmış kitaplardan hükümler çıkararak, halka yuttura yuttura bu güzel yurdu, bu uçmakları imrendiren vatanı baykuş yuvasına çevirmişlerdir. İnsanlığı yükselten, güzelliği sevdiren hamleleri durdurmuşlardır, işin en kötüsü de budur. Siyasal tahakkümlerini, devlette son söz söylemelerini, baştaki padişahtan köydeki sığırtmaça kadar herkesin üzerinde ölçüsüz hükümlerini (din) adı altında yürütmek için önüne geleni cehennem ateşi ile korkutarak hayvanlaştırmışlardır.

SEREFSiZAYKUT Hayatı sevdiren, hayatı kamçılıyan yaşamak dininin bütün maddî ve manevî zevklini tattıran güzelliği, bedyii sevmek bu kalın softalar için en büyük günah sayılır. Bu düşkünler et tokuşundan, et temasından, cinsî zevkten başka türlü bir zevkte anlamamışlardır. Resim yapmak haramdır. Zira yarın ahrette can istiyecektir. Hem resim asılan yere melâike girmez. Heykel, hele heykel… Tanrım, bu ne demektir? İslâmlık ancak putları yıkmak için gelmiş bir göksel din iken, puta bakan yaradana tapmaz. Bunları da yıkınız emrini veren kalın softalık din adına verdiği bu emir ile bin yıllık yüksek bir medeniyetin, ince zekâ ve san'atin binlerce eserlerini yok etmiştir. Musiki, hele bu, o kadar büyük günahtır ki, bu gibi musiki dinliyen kulaklardan yarın mahşer günü ateş fışkıracaktır. Yalnız görünmiyen ve muhayyelelerde yaşatılan (yarın ahretin) adına bu ölez dünyada ağlıyacaksın, inliyeceksin, tamu ateşi, katran kuyusu, sırat köprüsü korkusundan titriyeceksin ve en son bu cife dünyadan, yaşamaktan bezmiş ye ahret için bir adam olacaksın... Öyle bir adam ki, miskin bir tevekkül ile yalnız bekliyeceksin, her şeyi gökten bekliyeceksin, kendi enerji ve azminden bir şey ummıyacaksın. (Sayfa: 39)

Ardından gelen, kokmuş, taşlaşmış, artakalan kuramların birden yıkılıp atılması ve Türk zekâsını körleten medreseciliğin, tekkeciliğin, orta kurun korallerinin ortadan yok olması Türke yaşıyan ilimleri vermiştir. ŞİMDİ YAŞAMAK DİNİ, YARIN AHİRETTE NİMET BULMAK HURAFESİNİ YIKMIŞTIR. TAPILAN, GÖRÜNMİYEN DEĞİL, GÖRÜNEN HAKİKATTİR. Dil devrimi... Bütün devrimlerin en büyüğü de budur. Hepimiz biliriz ki, bütün şark ve İslâm dünyasını dolduran zekâlar, mütefekkirler, bütün kafalar hep Türktür. O kadar ki eğer Türkler olmasaydı, Arap dili kendi çöl öz dilliliği içinde dar bir çerçevede kapanır kalırdı. Ona gramerini, sentaksını, kamusunu yapan Türk Basri Hasanla, Hamat oğlu İsmaildir. Sonra hukuk, fıkıh, başka ilimleri de yine Türkler kurmuşlar, yalnız Arap diliyle yazmışlardır. Köklerinin yüzde altmışı Türkçe olan Arap dili Türk çocuklarının ince duygu ve yüksek düşünceleri yüzünden zenginleşip genişlemiştir. Bugün etimoloji bunu ortaya koymaktadır. (Sayfa: 44)

Ahlâk, bizde, çok başka türlü anlaşılmış bir iştir. Hele ümmetçilikte ahlâkın anlamı o kadar başka, o kadar yürüyen hayatın icaplarına aykırıdır ki, ötede ahlâksızca yapılan bir hareketi ümmetçi teorisi ahlâk olarak kabul eder. Ahlâkta namusluluk ve namussuzluk ölçüleri de yine bambaşkadır. Ümmetçiler için namus yalnız apış arasına bağlı çirkin bir nesnedir ve bununla yürüyen hayatın, sosyetenin yükseliş ve genişleyişinde bir ilgi yok iken o, yalnız bu anlamda anladığı ahlâka bağlı kalmıştır. İşte bunu kökünden sökerek yasa ve düzene içtem bir ahlâk anlayışına çocuğu alıştırmak için ona her şeyden önce sevgenlik ve okşayıcılığın fikre ve kalbe giren ışıklı ve sarsılmaz inanını vermelidir. Parti bunu eksiksiz çizerek kültürümüz örgütünde savaşan aydınlatıcılardan tapsanmasını istiyor. Ulusal eğitimin biricik kaynağı Türk tarihidir. (Sayfa: 69)

Türkün ulusal heyecanı çok derindir, çok kuvvetlidir. Halbuki Arabı tutuşturacak kadar vaadlerle dolu İslam dini tam Araba yakışan bir dindir. Çöller beyin kavuran ateşleri ortasında, her yanından sular fışkıran, çaylar akan uçmak hayalleri, cennet tasavvurları Arabı tutuşturmaya yetiyordu. Bunun için Arap kızgın çöller ortasında cennetin yeşilliklerini düşünerek yürüyordu. (Sayfa: 73)

Türk yaşamayı seven, yaşamak dinine tapan bir ulustur. Ona verilen yabancı oydamlar, binlerce yıldır gülmeyi, eğlenceyi, yaşamak zevkini unutturmağa çalışan kalın softalık, kötü bir durum yaratmıştı. Güzelliğe tapan Türk; bütün güzelliğe karşı taşıdığı duygunun küllendiğini görmüştü. Halbuki Türk güzelliklerin âşıkıdır. (Sayfa: 77)

Gençlik ruhunun ihtiyacını yerine getirmek, onun inanını doldurmak, vicdanını doldurmak ister. Bu sebepledir ki, onu Kamâlizm dininin, hiç şaşmıyan, şaşırmıyan orunçlu ve coşkun tapkanı yapmak, ona bu kudsal, ulusal ve kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile oydamlamak ister… Tâ ki, Kamalizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altında gençlik böyle olacaktır. Parti bunu amaçlamış, hazırlamıştır. (Sayfa: 79)

Son olarak Ayşe Hür hanımın, 14.11.2010 tarihli Taraf Gazetesi'nde yazdığı köşe yazısındaki kitapla ilgili kısmı aktaralım:  “Atatürk'ün bu kitap yayımlanırken sağ olduğunu ve bu tanıma bir itirazının kayda geçmediğini hatırlatalım. Neden bu belgelerde ‘Kemalizm' değil de ‘Kamalizm' terimi kullanılmış derseniz; Dilde özleştirme akımının zirveye çıktığı 1935 yılının başlarında iki dilbilimci Yusuf Ziya (Özer) ve Naim Hazım (Onat) Atatürk'ü, Kemal adının Arapçadan Türkçeye geçtiği, sözcüğün orijinal halinin KAMAL olduğuna ikna etmişlerdi. Nitekim Atatürk 3 Şubat 1935'te Dil Bayramı vesilesiyle gönderdiği telgrafta imzasını ‘Mustafa Kamal' olarak atmıştı. 4 Şubat 1935 tarihli Anadolu Ajansı bülteninde ise durum şöyle açıklanıyordu: “İstihbaratımıza nazaran, Atatürk'ün taşıdığı Kamal adı Arapça bir kelime olmadığı gibi Arapça Kemal kelimesinin delalet ettiği manada da değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen özadı, Türkçe ‘ordu ve kale' manası olan Kamal'dir.”

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...