Medya Yazarları

 

 abdulmetin1Biz enfüsi muhasebemizi yapıp, afaki programımızı tatbikat-ı Aczmendî şeklinde ifadelendirdik. Sizler elbetteki şahane serbestsiniz. Lakin siz de bilirsiniz ki; bu serbestiyet “ipini boğazına dolayıp” hal-i hazır hürriyet ve serbestiyet meydanında, keyfinin istediği tarzda hizmet yapmak tarzında değil, Risale-i Nur mesleğine yakışır bir kutsiyet ve vakarda olmalıdır. Keyfiyeti bu tarzda olduktan sonra, ismi hususunda elbette serbestsiniz.

 

Hatemdergisi.com / Abdulmetin SAYIN 

İman ile müşerref olmak, insan için öyle bir nimettir ki, tecessüm etse yer ile gök arasını dolduracak bir nisbettedir. 

Peki iman nimetine erişmek, insanlık için nihai bir mazhariyet midir ? 

Elbetteki değildir. Terakkiyat ve inkişafın madeni olan imandan sonra amel-i salih gelir. 

İman, amel-i salih ile kâmil neticeyi verir. 

Şu halde, 

Mahlukatta insanın, 

İnsaniyette imanın, 

İman ehlinde, amel-i salihanın hususiyeti vardır.  

İnsanlık, bu hususiyetler itibariyleesfel-i sâfilînden alâ-yi illiyyînekadar mertebelere taksim olunacaktır. 

Peki amel-i salih nedir ? 

Amel-i salih odur ki; 1400 senedir alem-i İslam onun tespiti, talimi ve tatbiki adına; onlarca mezhep, binlerce meslek, milyonlarca meşrep ortaya koymuştur.  

Yoksa hariçten gazel okuyanların zannettikleri gibi; mezhep, meslek ve tarikatler, ilahi kitaba ve nizama alternatif olmak adına zuhur etmemiştir. Ve ekseriyet-i mutlakası, ilk tatbik eden kurucusu tarafından değil, sevenleri ve müntesipleri tarafından sonradan isimlendirilip, sistemleştirilmiştir.  

Ve dahi Kelam-ı Kadim olan Kur'an-ı Kerim, imandan sonra amel-i salihi emrettiğinden "mezhep, meslek ve tarikatlar; amel-i salihe muvaffakiyetle, rıza-i İlahiyeye mazhariyet gayretlerinin bir neticesidir". 

Amel-i salih, bünyesinde iki manayı deruhte eden bir terkip. 

Bunlardan birincisi; amelin kendisi, zahiri yani şeklî tarafı. 

İkincisi; amelin batını, derûnu, sıhhati, rıza-i İlahiyeye mazhar olup olmaması meselesidir. 

İslam tarihine bakıldığında mezhep ve meslekler, ekseriyetle amelin zahirine dair usul ve esaslar üzerinde durmuşken, tarikatlar, amelin batınına (niyet, samimiyet, ihlasa) dair talim, terbiye ve tatbikatlar ortaya koymuştur. 

Geçmiş asırlar itibariyle durum bu minvaldeyken, ahir zaman hadisatının hükmettiği asrımız, müstesna bir vaziyet almıştır.  

Asrımızda salih amele muvaffakiyet şöyle dursun, neredeyse amel kalmamış, hatta ve hatta tehlike iman hakikatlerine kadar gelip dayanmıştır. 

Takdir edersiniz ki, imanın tehlikede olduğu yerde, amelden; amelin olmadığı yerde sıhhatinden bahsedilemez. Zira iman etmeyenin, ameli olmaz ki, sahihlik derecesi aransın. Açık bir misalle; iman etmeyenin namazı, orucu, haccı, zekatı olmaz ki, amelindeki niyeti, samimiyeti, ihlası veya riyası, hubub-u câhı, şöhretperestliği hesaba katılsın, ıslahına çalışılsın... 

Diyar-ı İslamda, böylesi bir hücum ve tahribat evvelki çağların hiç birinde görülmemiştir. 

Asrımızda küfür mikrobu, amelin sıhhatine mani olacak niyet, samimiyet ve ihlasa değil, direkt imanın kendisine musallat olmuştur.

Evvelki asırlarda amel-i salihe dair neşredilen eserler, geliştirilen esas ve usuller, ortaya konulan tatbikat ve talimler, imanın tehlikede olduğu bu yeni durum karşısında tesirsiz ve dirençsiz kalmış, kafi derecede mukavemet gösterememiştir. 

"Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi." denilmesi bu hikmete mebniydi... 

Hastalığın mahiyet ve derecesi bu şiddette ve bu hususiyette olunca, yazılacak reçetenin, talim edilecek mesleklerin de aynı nispette ve hususiyette olması gerekiyordu. Ve öyle de oldu…

Risale-i Nur'lar Üstad Bediüzzaman'ın (rh) dilinde vücut buldu. 

Müellif dahi telif ettiği eserlerin talebesi oldu. Zira onu, asrının en ileri alimi yapan şey; mevcut ilimlerdeki üstünlüğüydü, yoksa o güne kadar yazılmamış ve söylenmemişler karşısında durumu bir başkasından farklı değildi. 

Üstad Bediüzzaman'ın yazılan eserlere talebe olması, yazılan eserlerin müellifini aştığını gösteren bir alamet olmakla beraber, her ürün ve mamülün derece-i kıymet ve ehemmiyetini belirleyen en önemli şey, "bulunduğu sahadaki otoritenin teveccüh, tasdik ve takdiri" olmak hasebiyle, Bediüzzamanın talebeliği, Risale-i Nur neşriyatının ehemmiyetine en büyük tasdik, tescil ve şehadetti.  

Peki Risale-i Nurlar nasıl bir reçeteydi ?Tedavi usulü, tesir derecesi, hüküm ve hedefi neydi? 

Dünü bilen, bugünü yaşayan ve yarını hesaba katan bir Üstad'ı (rh) kendisine talebe olduğu Risale-i Nurlar, düne, bugüne ve yarına dair dersler vermeliydi.  

Kurum ve kuruluşlarıyla, hakikat ve akaidiyle hücüma maruz kalmış imanı ve islamı, mevki-i muallasına taşımak ümidiyle neşredilen bu eserler, sadra şifa olmakla beraber, Müslümanların hatt-ı hareket ve istikametini belirleyen bir harita hükmüne geçmeli ve onlara istikamet verip bir program dahilinde onları sahil-i selamete eriştirmeliydi... 

Bu muhteviyat ve külliyetteki eserlerin, her muhatap için aynı manayı ifade etmesi elbetteki beklenemez. Muarızları çıktığı gibi, tarafgirleri arasında da anlayış farklılıkları görüldü. 

Bu münasebetle başkasının vaziyet ve durumuna, hizmet ve tatbikatına, hamiyet ve hedefine eleştiri getirmek, noksanlık izafe etmek adına değil, belki kendi hal ve vaziyetimizi, hizmet ve tatbikatımızı beyan sadedinde, tatbikat-ı Aczmendi'ye dair bir kaç kelam etmekte fayda var.  

Yukarıda belirttiğimiz ahval içerisinde 1926’da telif edilen Risale-i Nur'lar birinci derecede ve en geniş dairede "ehl-i imanın imanını dalaletten kurtarmak" hizmetini gördükleri hepimizin malumudur. 

Hepimizin iftihar etmesi gereken bu büyük ve ehemmiyetli hizmetin, bugününe ve yarınına dair istikametli bir tarzda devam ettirilebilmesi ancak tatbikat-ı Aczmendi'nin anlaşılmasıyla mümkün. 

Aksi halde iman hakikatlerini neşretmek, günümüz itibariyle his ve hevese hitap eden, şan ve şöhreti ikame eden, tasannu ve riyaya sürükleyen bir sosyal faaliyet halini alacak.  

Yarınlarda ise, Risale-i Nur'lar devlet eliyle basılıp dağıtılan müfredat kitapları arasında sıralanacak belki sıradanlaşacak. Üstad Bediüzzaman (rh) ise, Kültür Bakanlığının adına anma faaliyetleri düzenlediği mütefekkir ve edebiyatçılar arasında sıkışıp kalacak. 

Doğrusu dün, "iman hakikatlerini, ifadelendirip ve neşretmenin suç olduğu bir atmosferde" hiçbirimizin aklına gelmezdi ki; bir gün gelecek iman hakikatlerini neşretmek, his ve hevese, tasannu ve riyaya, şan ve şöhrete hizmet etmekle ameli ifsat eden bir tehlike halini alacak. 

Ve yine kimin aklına gelirdi ki, "Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım " anlayışındaki Üstadımız, demokrasi kahramanları arasında anılacak... 

Evet, dini neşriyat hususunda bugünlerde elde ettiğimiz serbestiyetin aleyhimize döneceği hiçbirimizin aklına gelmezdi ?  

'Bu da neden bahsediyor' demeyin. Etraf çevrenize göz atıp, kulak kabarttığınızda sosyal medyada örgütlenip, neşriyat yapan bazı gençlik faaliyetlerinin, iman hakikatlerini neşrediyorum edası ve iddiasıyla, neşeli, heyecanlı, eğlenceli bir tarzda kızlı/erkekli faaliyet yürüttüğüne siz de şahit olabilirsiniz.  

Hüsn-ü zan edip; "nefs-i emmarelerini ıslah ettiklerinden, hizmet-i diniyede bulunmak nefislerine dahi haz veriyor" tarzında düşünemediğimi ve meşru dairenin dışına çıkacaklarından endişe etmekliğimi, "kalbimin kirine" verebilirsiniz elbet… 

İsim tasrihine ve hizmet (!) ayrıntılarına girmek istemediğim bu tarz faaliyetleri, "aklı başında, kalbi yerinde, kendini tanımış" hiçbir hizmet ehlinin yapmayacağı kanaatindeyim.  

Şu halde aklımızı başımıza alacak, kalbimizi yerine koyacak ve kendimizi bize tanıtacak derslere ihtiyaç var. Aksi halde imanımızı amel-i salih ile takviye ve tekmil edemeyeceğimiz gibi, iman hizmeti yapıyorum zannıyla şeytana maskara olmak tehlikesi var. 

İşte tatbikat-ı Aczmendî'nin enfüsî ve derunî kısmı bu endişenin yani amel-i salihe muvaffak olmak gayretlerinin bir mahsulüyken, afakî tarafı ise, Risale-i Nur mesleğinin yarınlarına bakar. Hedefine ahkam-ı İlahinin icra ve tatbikini alır ve İttihad-ı İslam'ın ihyasına çalışır. 

Risale-i Nurlarla din-i hakka hizmet edenlerin, düne dair gayret ve muvaffakiyetlerini teslim ve takdir etmekle beraber, bugüne yani; iman problemi olmayanların amel-i salihe muvaffakiyetine nasıl ve ne tarzda hizmet ettiklerinin muhasebesini yapmaları ve dahi Risale-i Nur'ların ikinci ve üçüncü hizmet devrelerine dair programlarını ortaya koymakla, bugüne ve yarına dair gaye-i hedeflerini açıklamak vakti gelmiştir. 

Biz enfüsi muhasebemizi yapıp, afaki programımızı tatbikat-ı Aczmendî şeklinde ifadelendirdik. Sizler elbetteki şahane serbestsiniz. Lakin siz de bilirsiniz ki; bu serbestiyet “ipini boğazına dolayıp” hal-i hazır hürriyet ve serbestiyet meydanında, keyfinin istediği tarzda hizmet yapmak tarzında değil, Risale-i Nur mesleğine yakışır bir kutsiyet ve vakarda olmalıdır. Keyfiyeti bu tarzda olduktan sonra, ismi hususunda elbette serbestsiniz. 

Fiemanillah…

 

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...