Risale-i Nur Bir Tarikat Mıdır?

ustad kalem kitapÂhirzamarı hadisatından olarak tarihte emsali görülmemiş azim ve acîb inkılâpların icra edilmesiyle memleketimizde ve dünyada çok büyük tahribatlar oldu. Böylesi dehşetli tahribatlara karşı, elbette tarihte emsali görülmeyen metod ve usullerle mukabele edilmesi lazımdı.    Bu mühim hikmete binaen Cenab-ı Hakk ilim ve cihad sahasında yeni bir tarz olan Risale-i Nur'u Hz. Bediüzzaman'a ilham eseri olarak te'lif ettirdi.

 

Read More

 ‌باسمه سبحانه و ان من شیءٍ الّا یسبّح بحمده

RİSALE-İ NUR BİR TARİKAT MIDIR?

"...tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik alim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir." (3.Telvih)

"... Ehl-i TARİKAT ve HAKİKATÇA müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarîk-ı hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki: Nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede, tâ fenâ-fi'ş-şeyh hükmüne gelir. "Ben" dediği vakit, şeyhinin hissiyatiyle konuşur ve hâkezâ... tâ fenâ-fillaha kadar gider..." (8.Lem’a)

"...daireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her fert o şeyhini, mürşidini, dairede dahi muhafaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, daireye girdikten sonra ancak daire içinde mürşid arayabilir." (Bir Düstur)  

    Usûl nedir ?

    Usûl: Bir ilmin veya mesleğin öğrenilmesi ya da bir maksad veya hedefe ulaşmak için yapılacak çalışmanın bir metod ve tarz ile belirlenmesidir.

    Usûl-i dinin tarifi : Kendisinde itikad edilmesi vacip olan kanunların bahsedildiği bir ilimdir.

    Risale-i Nur'un usûlü nedir?

    Risale-i Nur'un ilmi ne şarkın ulûmundan ne de garbın felsefesinden alınmış bir ilim olmayıp; nev'i şahsına münhasır bir ilimdir. Kur'an-ı Hakîm'den muktebes olup âhirzaman hadisatı içerisinde ehl-i imânın küfürle mücadelesinde yegâne düsturlar mecmuasıdır.    Risale-i Nur hareketi, ilimde ve kıyamda Kur'an-ı Azimüşşan'ın, irtidad hareketlerine karşı çektiği bir elmas kılınçtır. Bu kılıncı tam ve kamil manada kullanmak için usûl bilmek lazımdır.    Risale-i Nur, bir hareketin adı ve cihanşümûl bir kıyamın bütün düsturlarını hâvi, ilham-ı Rabbanî bir eserdir. Risale-i Nur'un usûlü mühim esaslarla belirlenmiştir.

      Âhirzamarı hadisatından olarak tarihte emsali görülmemiş azim ve acîb inkılâpların icra edilmesiyle memleketimizde ve dünyada çok büyük tahribatlar oldu. Böylesi dehşetli tahribatlara karşı, elbette tarihte emsali görülmeyen metod ve usullerle mukabele edilmesi lazımdı.

    Bu mühim hikmete binaen Cenab-ı Hakk ilim ve cihad sahasında yeni bir tarz olan Risale-i Nur'u Hz. Bediüzzaman'a ilham eseri olarak te'lif ettirdi.    Evet, tarihte emsali asla vuku bulmamış azîm ve acîb inkilâblar bu İslâm beldesini kasıp kavurdu.

    Meselâ bir harf inkılâbının emsalini tarihte görmek mümkün değildir. Meselâ kıyafet inkılâbının bir eşine tarihte rastlamak mümkün değildir. Allâmeler, müctehidler, âlimler bir sabah kalksınlar ki, ilim namına bildikleri her şey yasak olmuş, yeniden a, b, c, öğrenmeye icbar edilmişler ve devletin emrinin dışında, hiçbir kimse hiçbir sûretle arzusuna göre giyinemeyecektir.

    İnsanları hayvan sürüleri haline getirmeyi hedef alan, emsali na-mesbuk bu dehşetli tahribatlara karşı, elbette tarihte emsali görülmeyen metodlarla mukabele edilmesi zarurîdir. Zira ceza cins-i ameldir. O halde gayet rahatlıkla diyebiliriz ki; Risale-i Nur okumamış bir kimse, ne kadar âlim bir zat da olsa, onun muhteviyatını malum olan ilimlerle bilmesi mümkün değildir.

    Zira Risale-i Nur hareketi ilim ve cihad sahasında yeni bir iştir. Emsali sebkat etmemiştir. O halde bu emsalsiz eserlerden tam istifade edebilmek için, bazı usûllerin bilinmesinde zaruretler ortaya çıkmaktadır.

    Hadis ilmi usûl-ü hadise, fıkıh ilmi usûl-ü fıkha muhtaç olduğu gibi, usûl-ü hadisle fıkıh ilmi, usûl-ü fıkıhla da hadis ilmi kâmil mânâda anlaşılmayacağı gibi, bilinen usûllerin hiç birisiyle de Risale-i Nur tam manasıyla anlaşılmaz. Zira dediğimiz gibi; Risale-i Nur, islâmî ilim ve islâmî harekette yeni bir iştir.

      Risale-i Nur, hareketi üç merhaleyi hedef ve gaye edinmiştir.

    1 - İman-ı tahkikinin neşri ve ehl-i imanı dalâletten kurtarmak.

    2- Hilâfet-i Muhammediye unvanıyla şeriatı icra ve tatbik etmek.

    3- Hilâfet-i Muhammediyeyi ittihâd-ı İslâm'a bina ederek din-i mübîn-i İslâm'a hizmet etmektir.

    Bu üç merhalede takınılacak hareket tarzını bütün teferruatıyla; hakaik-ı imaniyenin beyanında tafsilatlı ve diğer hususları icmalî olarak risaleler beyân etmişlerdir.

RİSALE-İ NUR HAREKETİ BİR TARİKAT HAREKETİDİR      

    

1

"Sual: Tarikat nedir?

     Elcevap: Tarikatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-ı îmaniye olarak, Mi'rac-ı Ahmedî'nin (a.s.m.) gölgesinde ve sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, halî ve bir derece şuhudî hakaik-ı imaniye ve Kur'aniyeye mazhariyet; "tarikat", "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir." (29.Mektub - Telvihat-ı Tis'a)

    Hazret-i Üstad 4. Mektub'ta;

    "Der tarîk-ı aczmendî lâzım âmed çâr-çiz; fakr-ı mutlak, aczi mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!" buyurmuştur.

    Evet, Risale-i Nur'un muhterem müellifi, başlattığı hareketin bir tarikat olduğunu emrediyor. "O tarikler içinde, kasır fehmimle, Kuran'dan istifade ettiğim; acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür TARİKIDIR." buyuruyor. Bundan ileri kim söz söyleyebilir. Her Nur talebesi bunu anlayarak tatbik etmeye mükelleftir.

    26. Sözün Zeyli'nde Üstad hazretleri Risale-i Nur'un tarikat olduğunu daha sarih bir şekilde izah etmiştir.

2

    "(Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.)

    Cenâb-ı Hakk'a vasıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'an'dan alınmıştır. Fakat tarikatların bâzısı, bâzısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor.

    O tarîkler içinde, kasır fehmimle Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarîkıdır. Evet, acz dahi, aşk gibi belki daha eslem bir tarîktır ki; ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi, Rahman ismine îsal eder. Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktır ki Rahim ismine isal eder. Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktır ki, Hakîm ismine îsal eder.

    Şu tarîk, hafî tarîkler misillü, "Letâif-i Aşere" gibi on hatve değil ve tarîk-ı cehriye gibi "Nüfus-u Seb'a" yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki "Dört Hatve"den ibarettir.

    Tarikattan ziyade hakikattir, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın: Acz ve fakr ve kusurunu, Cenâb-ı Hakk'a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.

    Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır."

3

    Evet, Risale-i Nur hareketi bir tarikat hareketidir. Ve bir irşad dairesidir. Ve bir mürşidi vardır.

    Risale-i Nur hareketi bir terbiye hareketi olduğuna göre elbette bu terbiye hareketinde terbiyecilerin olması zaruri olur.

    Muallimsiz bir eser, hatta Allah'ın kelâmı olan Kur'an-ı Azimüşşân dahi olsa, tesirsiz bir sözden ibaret kalır.

    Onun için âlemde nübüvvet hakikati zaruri olmuştur.

    Risale-i Nur hareketi, bir irşad hareketi olduğu için mürşid elbette zaruridir. Mürşidsiz irşad elbette mümkün değildir. İsterse bu zat, Hz. Bediüzzaman gibi bir harika-i fıtrat ve 14. asır denilen fitne-i ahirzamanın ıslah edici vazifelisi olsun.

    Onun da bir mürşide ihtiyacı olmak zaruridir. Üstad Bediüzzaman da kendisinin bir mürşidi olduğunu Emirdağ Lahikası 1.Cilt sh:63 te şu şekilde izah etmiştir.

    "... Zaten üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azamdan (k.s) ve Zeynelâbidîn (r.a) ve Hasan Hüseyin (r.a.) vasıtasıyla İmam-ı Ali'den (r.a.) almışım. Onun için hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir."

    Ayrıca Üstad (r.a.), Risale-i Nur dairesindeki mürşid hakikatini 28.Lem'a "Bir Düstur" meselesinde şöyle izah etmiştir:

4

    "...daireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her fert o şeyhini, mürşidini, dairede dahi muhafaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, daireye girdikten sonra ancak daire içinde mürşid arayabilir. Hem Risale-i Nur'un velayet-i kübra olan sırr-ı veraset-i nübüvvet feyzini veren ders-i hakaik dairesindeki ilm-i hakikat dahi daire haricindeki tarikatlara ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarikatı yanlış anlayıp güzel rüyalar, hayaller, nurlara ve zevklere mübtela ve ahiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyyet makamını isteyen nefisperestler ola..."

    Ayrıca yine İşarât-ül İ'caz'da ibadetin hakikati meselesini anlatırken mürşid hakikatini ve hayat-ı içtimaiyede ferdlerin ona ihtiyaçlarını beyan etmektedir.

    "Dördüncüsü: Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek sayesinde bir ferd, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhassa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda bir ferd, bir nevi hükmüne geçer. Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, tâlimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Eğer o emri imtisal, nevahiden içtinab eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen pâyimal olur."

     

      Tarikat - Hakikat -Şeriat üç merhaleli irşâd ameliyesinin, ikinci merhalesi "hakikattir".

    Hakîkat; irşâd yolunda, tasavvuf ilmiyle terakki ettikten sonra, gaybdan huzura geçmek demektir. Esmadan sıfata, velâyet-i suğradan velâyet-i vustaya intikaldir.

    İşte tasavvuf yolunun uzun mesafesi sonunda ancak elde edilebilen bir hali, Cenab-ı Hak Risale-i Nurlar ile hareketin başlangıç noktası yapmıştır. Hakikati bir meslek olarak seri-üs-seyr olan şu zamanın evladına ihsan etmiştir.

    "Evet hakikat-ı tarikatı "tarikatsız" feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım...    Serî-üs-seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarikı ihsan etmek Rahmet-i Hakime'nin şânındandır." (Mesnevi Nuriye Onuncu Risale)

    Yani tarikatın tasavvuf merhalesinin imtisaline mecbur olmadan doğrudan doğruya hakikattan başlatıp şeriata vasıl eden bir yolu buldum.

    Bu tarikat herhangi bir tarikatın devamı değildir.

    Zamanı pek dar olan, her türlü meşakkat ve belalara müptelâ olan şu asrın adamına, böyle kısa ve selametli bir tarîkı ihsan etmek Allah'ın (c.c) şanındandır.

     

     

FENÂ-Fİ'L-İHVAN NEDİR?

      Fenâ-fi'l-ihvan, Risale-i Nur talebesinin mürşidinde fena bulduğu, yani ihlâsın sırrına erdiği yüksek manevi bir mertebedir.

    Fenâ: Yokluk, yok olma; İhvân: Eş, dost, sâdık arkadaş. Fenâ-fî'l-ihvân tabiri manevî terbiye metotlarında meslekî bir düstur olarak kullanılan yeni bir terimdir.

    Hazret-i Üstad (r.a) bu yeni terimin anlaşılması için fenâ-fi'ş-şeyhe benzetmiştir.

    "Ehl-i tasavvufun mabeyninde fenâ-fi'ş-şeyh, fenâ-fi'r-resûl ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu bizim meslekte fenâ-fi'l-ihvân sûretinde güzel bir düsturdur." (21. Lem'a 4. Düstur)

    O halde fenâ-fi'l-ihvânı anlamak için evvela fenâ-fi'ş-şeyhi anlamamız gerekmektedir. Fenâ-fiş-şeyh tabiri hicri üçyüz senesinden itibaren kullanılmaya başlanmış ve halen devam etmektedir. İmam-ı Rabbani (r.a) şöyle emrediyor:

    "Bilesin ki; bir zorlama ve yapmacık olmadan, şeyhin müride rabıtasının husulü mürid ile mürşid arasındaki râbıtanın tam olduğuna alâmettir. İşte, râbıta faydalanma ve faydalı olma sebebidir. Asla, râbıta yolundan daha yakın bir yol yoktur.    Delilin gölgesinde durmak, mürid için zikir ile meşgul olmaktan evlâdır. Çünkü böyle bir zikir, zikir edilen Yüce Zat'la tam bir münasebet meydana getirmez ki, zikir yolu ile tam fayda temin edilebilsin. Evvel âhir selâm." (Mektubat-ı Rabbani, 187. Mektub)

    Gelelim fenâ-fi'l-ihvâna:    İhvân tabiri, büyüğün küçüğe karşı takındığı tavrın adı olduğu için, küçüğe deniliyor ki; ihvanda fani ol. Yani; O, sana mürşid olacak vaziyete geldiği halde, mürşidlik vaziyeti takınmak kendisine yasak edildiğinden, kendisini size ihvan telakki eden ve o tavrı takınan zat var ya, işte onda fani olunuz.    Risale-i Nur talebesi olmanın birinci şartı, Risale-i Nur dairesi içerisinde, fena manasında, yani ben dediği zaman O'nu kastedeceği ve her umurunda kendisine teslim olacağı bir mürşid bulmaktır.

    "Risale-i Nur şâkirdleri ene'yi nahnü'ye tebdil ettikleri, yâni enaniyeti bırakıp, Risale-i Nur dairesinin şahs-ı manevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri ve ehl-i tarikatın fenâ-fi'ş-şeyh ve fena-fi'r-resul ve nefs-i emmareyi öldürmek gibi riyadan kurtaran vasıtaların bu zamanda birisi de fenâ-fi'l-ihvân, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı manevisi içinde eritip öyle davrandığı için, inşaallah, ehl-i hakikatin riyadan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar." (Kastamonu Lahikası)

     

RİSALE-İ NUR MESLEĞİNDE HUZUR

      Mesleğimizde fenâ-fi'l-ihvân tıpkı tasavvuf mesleğindeki fenâ-fi'ş-şeyh gibi maksud-u bizzat murad değildir. Belki Resûlullah ile hemhuzur olmanın eğitimi mahiyetindedir. Yani bir Risale-i Nur talebesi mürşidine tahsis-i muhabbet ederek, onunla günün her saatinde beraber olduğunu tahayyül etmekle yüksek bir edep kazanır. Bu yüksek edep ve ahlak sayesinde inkişaf ederek Allah'ın Resulü (A.S.M.) ile hemhuzur olabilecek bir keyfiyete gelir. Resûlullah'ın huzur-u saadetleriyle kazandığı âlî edeb ve ahlak ile de Allah (C.C.) ile hemhuzur olabilecek bir mertebeye inkişaf eder. Onun için fenâ-fi'l-ihvân hakikatini yaşamayan birisinin fenâ-fi'r-resûl hakikatini idrak etmesi asla mümkün olamaz. Fenâ-fi'r-resûl hakikatini yaşamayan bir kimsenin ise fenâfillah mertebesine, yâni Allah (c.c.) ile hemhuzur olmasına kat'iyyen imkân yoktur. Bu mertebelere vüsulün bir tek çaresi vardır.

    O da, o mertebelere layık olan EDEB'tir.

    EDEB'ten mahrum olan her şeyden mahrumdur; hatta Allah'ın (c.c.) lutfundan da...

    Risale-i Nur mesleğine giren bir kimse Risale-i Nur dairesi içerisinde bulduğu mürşidini "irtibatta ifrat ediniz" emr-i Üstadâneleri mucibince aşka vasıl olan bir muhabbetle bir an dahi gözünün önünden ayırmaz. Bilhassa Risale-i Nur derslerinin okunduğu esnada bu rabıta ve huzur en kâmil ma'nada hükmeder.

    Evet, Hacı Hulusi Efendi Hazretlerinin (k.s.) gece derslerine Hz. Üstad'ın (r.a.) bizzat tecessüm ederek geldiğini gözleriyle görenler hâlâ hayattadırlar.

    Hz. Üstad'ın (r.a.) vefatından sonra bilfiil müşahede edilen bu ahvâlden anlaşılıyor ki; niyet-i hâlise ve ciddiyet muvaffakiyetin anahtarıdır.

    FENÂ-Fİ'L-İHVÂN EMRİNE İTTİBA; RİSALE-İ NUR TALEBESİ OLMANIN BİRİNCİ ŞARTIDIR. NE YAPALIM Kİ BU MEYDAN ERLERİNİN, TALİPLERDEN İSTEDİĞİ İLK ŞEY HAYATLARIDIR. CAN VERMEK, CANANA VARMANIN İLK ŞARTI OLMUŞTUR, BU YOLLARDA.

    "Hem can, hem canan" cümlesi, insanların kayıtlı olduğu kitaba, yazılması haram olan bir cümledir. Rabbim bizleri mahrumlardan eylemeye, âmin. Cenâb-ı Erhâmürrâhimînden bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki:    "Bizleri ihlâs-ı tâmme muvaffak eylesin... Âmin..."

     

      Risale-i Nur talebesinin de fenâ-fi'l-ihvân olmadan, yakînden bahsetmesi, Resûlullah muhabbetinden dem vurması veya fenâ-fillah mertebesine yükselmesi asla mümkün değildir. Böyle bir zat ne öğrense, ne yapsa, ne kılsa ve ne tutsa aziz(!) nefsinin hatırı içindir. Tevhid ondan nihayetsiz uzaktır. Şuna iyice dikkat etmek lazımdır ki: Tevhid ilmini bilmek başkadır muvahhid olmak daha başkadır. İlim ile yakîn ayrı ayrı şeylerdir. İslâm'ı bilmek başkadır, müslüman olmak daha başkadır ve hâkezâ... Risale-i Nur'u bilmek başkadır, Risale-i Nur talebesi olmak daha başkadır.

      YAKÎN NEDİR ? MERTEBELERİ NELERDİR ?

    Yakîn: (Lügatta) Şeksiz ilim. Istılahta, bir şeyin (realiteye) uygun ve herhangi bir teşkik ile (şübheye düşürmekle) giderilmesi imkânsız olarak, behemehal o şey olduğuna itikad etmektir.

      YAKÎNİN MERTEBELERİ ÜÇTÜR:

    1) İLME'L-YAKİN: Bir kimse fenâ-fi'l-ihvân olmadan bin sene Risale-i Nurları okusa feylesof olmaktan ileri bir yere varamaz. İntisabla ilme'l-yakine vasıl olur.

    2) AYNE'L-YAKÎN: Bu yakîn mertebesi, fenâ-fi'l- ihvân hakikatine erenlerin nasibidir.

    3) HAKKA'L-YAKİN: Bu yakîn mertebesi sahipleri Hakk'ı Hakk ile müşahede ederler. Bunların imanları son nefeslerinde mahfuz kalmaktadır. Sahibinin imanını zevâlden mahfuz kılan yakînin mertebesi, hakka'l-yakîne yaklaşanıdır.

    Demek ki evvela iman-ı tahkiki denilen ilme'l-yakîn olacak, sonra bu terakki edecek, ayne'l-yakîn olacak, oradan da terakki edip hakka'l-yakîne yakınlaştıkça, giderek artan bir emniyetle bu imanın sahibi, son nefeste imansız gitmekten kurtulacak.    Rabbim cümlemizi bu tehlikelerden muhafaza eylesin. Amin.

    Risale-i Nur'da şöyle diyor: "Risale-i Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil; fakat herhalde hakikat-ı İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velayet ve esâs-ı takva ve esas-ı azimet ve esâsât-ı sünnet-i seniyye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek, bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez."    İlim başkadır, yakîn başkadır. Bilmek, yapmak demek değildir. Mesleğimizde bir kimse yakîn sahibi ise, fenâ-fi'l-ihvân olmadan ayne'l-yakîne geçemez, hakka'l-yakînin ise kokusunu alamaz. Bin sene Risale- i Nur'u okusa, her okuyuşunda da yakîni ziyadeleşse bu zat yine yakînin ilmî olanındadır. Daha ilerisine geçemez.    Varlığını ihvanın varlığında ifna etmeyen; "kardeş" vasfından ilerisini iktisâb edemez. "Talebelik" vasfını alamaz.

     

      "Cadde-i Kübra-yı Kur’aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var." (21.Lem'a İhlas Risalesi)

    Cadde-i kübrâ, Ümmet-i Muhammed'in (A.S.M.) tamamının içerisinde gidebileceği umumî ve geniş bir yol, en selametli cadde ve Kur'an yolu demektir.

    Cadde-i kübrada bulunmak demek şu üç kal'ayı tekrar ikame etmeye çalışmak demektir.

    1- Medrese, tekke ve dergâh hayatı içerisinde yani kalb ve kafanın ittifakıyla hakaik-ı imaniyeyi neşr etmek.

    2- Kur'an harflerini tekrar ihya ve ikâme etmeğe çalışmak.

    3- Evin mefruşatından başlayarak kıyafette ve şahsî ahvâlde Sünnet-i Seniyye neyi emrediyorsa âlâ-takatil-imkân harfi harfine yapmağa çalışmak.

    Evet, cadde-i kübrâ-i Kur'aniye olan şu esaslardan şimdi ayrılanlar, bilmeyerek bize düşman olan dinsizlik kuvvetine yardım ederler. Her şeyi kendi hesaplarına kullanabilen dinsizlik cereyanına yardımcı olmaktan başka bir iş yapmamış olurlar.

     

     

1

İslâmiyet'i muhafaza eden üç mühim kal'adan birisi tarikatlardır.    Risale-i Nur'da bu hakikati beyan eden bir kısım emirler:

    "Merkez-i hilâfet olan İstanbul'u beşyüzelli sene bütün âlem-i hristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i îmânın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde "Allah, Allah!" diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve mârifet-i ilâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u huruşlarıdır." (Telvihat-ı Tis'a)

    "... işte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş'e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür...    Diğer adam ise; mümindir. Cenâb-ı Hâlık'ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında bu dünya, bir zikirhane-i rahman, bir talimgah-ı beşer ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü candır..." (İkinci Söz)

    "Şimdi bak: Onun neşrettiği nur ile o matemhâne-i umumî, şevk ü cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâb etti." (19.Söz - 4.Reşha)

    "Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i sübhanîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler... "(19.Mektub - Bu parça altın ve elmas ile yazılsa, liyakati var..)

    "İşte, Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Alem (a.s.m.)'ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffe'nin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hafızanın ziyadesi için duâ-yı nebeviyeye mazhar olan Hz. Ebu Hureyre..."  (19.Mektub 7.Nükteli İşaret 15.Misal)

   

2

"Medrese-i Kudsiye-i Ahmediye (a.s.m) olan Suffe'nin namdar, sâdık, hafız bir şakirdi olan Ebu Hureyre'nin..." (19.Mektub 7.Nükteli İşaret 16.Misal)

    "...Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bilittifak, lisan-ı kal ve lisan-ı halleriyle lâ ilahe illâ hû deyip zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler." (Ayetü'l-Kübra 1.Makam 7.Mertebe)

    "Nev-i beşerin en nûranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler (Aleyhimüsselam) bil'icma' beraber lâ ilahe illâ hû deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları iman-ı billaha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nûranî medresede diz çöküp derse oturdu." (Ayetü'l-Kübra 1.Makam 8.Mertebe)

    "Sonra îmanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talib, Enbiya Aleyhimüsselamın meclisinden gelirken, ulemanın ilm-el-yakîn suretinde katî ve kuvvetli delillerle, Enbiyaların (Aleyhimüsselam) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddikîn denilen mütebahhir, müctehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar...    Sonra, îmanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilme'l-yakin derecesinden ayne'l-yakin mertebesine terakkisindeki envarı ve ezvakı görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telâhûkiyle tevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane bir irşadgâhda ve cadde-i kübra-yı Muhammedi'nin (a.s.m.) ve Mirac-ı Ahmedîye'nin (a.s.m.) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar." (Ayetü'l-Kübra 1.Makam 9.Mertebe)

    "Ey Rabb'ül Enbiya ves-sıddıkîn! Bütün onlar senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile, senin irade ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile küre-i arzı bir zikirhâne-i âzam, bu kainatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler." (Münacaat)

     

      1 Kasım 1928'de harf inkılâbı yapıldı.    İnkılâpların her birisi şüphesiz ki öbüründen daha ehemmiyetli ve İslâm'a indirilen darbe olmak itibarıyla ötekilerine rahmet okutacak kadar öldürücü ve tahribkâr olmuştur. Fakat Harf İnkılâbı, bunların hepsinin toplamından kat kat ziyade olarak İslâm'ı imha edici olmuştur. Bu harf inkılâbı koskoca bir İslâm medeniyetini yerle bir edip zeminini de dozerlerle kazıyıp dümdüz etmiştir.    Verâset-i Enbiya sırrıyla İslâm'ı tekrar ihya etmek için hamleye geçen Risale-i Nur Külliyatı ve Hz. Bediüzzaman (r.a.), onun için kuvvetlerinin en mühimmini Kur'an harflerinin tekrar ihyasına sarf etmişlerdir.    Hz. Bediüzzaman (r.a.) buyuruyor:    "...Risale-i Nur’a intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risale-i Nur talebesi ünvanını alır. Ve o ünvan altında, her yirmidört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazan daha ziyade hayırlı dualarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber; benim gibi dua eden kıymetdar binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.    Hem dört vecihle dört nevi ibadet-i makbule hükmünde bulunan kitabetinde hem imanını kuvvetlendirmek, hem başkalarının imanlarını tehlikeden kurtarmasına çalışmak, hem hadîsin hükmüyle, bir saat tefekkür bazan bir sene kadar bir ibadet hükmüne geçen tefekkür-ü imanîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn-ü hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan üstadına yardım etmekle hasenatına iştirak etmek gibi çok faideleri elde edebilir. Ben, kasemle temin ederim ki; bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer; belki herbir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder." (Kastamonu Lahikası)

     

     

1

"...Risale-i Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil; fakat herhalde hakikat-ı İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velayet ve esas-ı takva ve esas-ı azimet ve esasât-ı sünnet-i seniyye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle hâdisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez." (Kastamonu Lahikası)

    "...Elbette O'nun (Cenâb-ı Hakk) san'atını en yüksek bir sada ile bütün kâinatta neşreden ve semâvâtın kulağını çınlatan, berr ve bahri cezbeye getiren bir velvele-i zikir ve tesbih ile ilân eden Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselamı sever ve O'na ittiba edenleri de sever...    Mehasin-i ahlâkiyede bil'ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselam'ı sever ve derecâta göre, O'na benzeyenleri dahi sever." (Yirmidördüncü Mektub’un İkinci Zeyli)

    "...Kavâid-i Şeriat-ı Garra ve desatir-i Sünnet-i Seniyye, tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla, o düsturları beğenmemek veyahut hâşâ ve kellâ nakıs görmek hissini veren bid'aları îcad etmek, dalâlettir, ateştir..." (11. Lem'a)

    "...Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umûmiye nevinden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi onun terkiyle de umum cemaat mes'ûl olur. Bu nev'i şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nevinden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir." (11. Lem'a)

    "...Farz ve vaciblerde ve şeâir-i islâmiyede ve sünnet-i seniyyenin ittiba'ında ve haramların terkinde riya girmez, izharı riya olmaz. Meğer gayet za'f-ı imânla beraber, fıtraten riyakâr ola. Belki, şeâir-i islâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevablı olduğunu, Hüccet-ül-İslâm İmam-ı Gazali (r.a.) gibi zâtlar beyan ediyorlar. Sâir nevâfilin ihfâsı çok sevablı olduğu halde; şeâire temas eden, hususan böyle bid'alar zamanında ittiba-ı sünnetin şerafetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde haramların terkindeki takvayı izhar etmek değil riya belki ihfasından pek çok derece daha sevablı ve halistir..."  (Kastamonu Lahikası)

   

2

"Risale-i Nur'un hakikî şakirdleri, neşriyat-ı diniyelerinde ve ittiba-ı sünnetdeki ibadetlerinde ve içtinab-ı kebâirdeki takvalarında, Kur'an hesabına vazifedar sayılırlar. İnşâallah riya olmaz. Meğer ki, Risale-i Nur'a başka bir maksad-ı dünyeviye için girmiş ola." (Kastamonu Lahikası)    Bir müslümanın şahamet-i imaniyesi bir gayr-ı müslimden aşağı olamaz.    Eğer; "... Bir âdi Bulgara veya bir nefer-i İngilize veya bir serseri Fransız'a: "Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın!" denilse; taassupları muktezasınca diyecek: "Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve milletime bu hakareti yapmayacağım." (Yirmidokuzuncu Mektub’un Yedinci Kısmı 3.İşaret)

    Hz.Bediüzzaman'ı, Kur'an-ı Azimü'ş-Şân'ın tesettür ayetini tefsir ettiğinden dolayı 1935'de Eskişehir mahkemesinde hapse mahkûm ettiler.    O zât (r.a.) mahkeme heyetine karşı şöyle hitap ediyordu:    "Bin üçyüz elli senede, üçyüzelli milyonun kudsî bir düsturuyla daimî ve kuvvetli bir âdet-i İslâmiyeyi ders veren ve emreden tesettür âyetini, eskide bir zındığın Kur’anın bu âyetine itirazına ve medeniyetin tenkidine karşı müdafaa için üçyüzelli bin tefsirin icmaına ve hükümlerine ittiba ederek o âyeti tefsir edip bin üçyüzelli senede geçen ecdadımızın mesleğine iktida eden bir adama, o tefsiri için verilen ceza ve mahkûmiyeti, dünyada adalet varsa elbette o hükmü nakzedecek..." (Şualar)

    "... Hem, Kur'an merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesat-ı rezilenin ayağı altında o şefkat mâdenleri zillet çekmesinler. Alet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir meta hükmüne geçmesinler. (Haşiye: Tesettür-ü nisvan hakkında Otuzbirinci Mektubun Yirmidördüncü Lem'ası gayet kati bir surette isbat etmiştir ki: "Tesettür, kadınlar için fıtridir. Ref-i tesettür fıtrata münâfidir.")

      Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Hâlbuki: Aile hayatı, kadın-erkek mabeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki, açık-saçıklık, samimi hürmet ve muhabbeti izale edip ailevî hayatı zehirlemiştir..." (25.Söz)

    "... Bu zamanda zındıka dalaleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plânıyla, Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuşhane yolunu genişlettirmeye çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene namahrem hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennem’in odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklar..." (Gençlik Rehberi)

   

3

"(Kadının)... Tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zâif hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası, çarşafı olduğunu gösteriyor..."  (Yirmidördüncü Lem’a 1.Hikmet)

    "Elhâsıl; nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de; o masum hanımlar dahi, sefahatte hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zâif hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbur bilirler..." (Ehl-i iman âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir)

    Biz tesettür denilince çarşafı anlıyoruz; Hz. Üstadın (r.a.) çarşaf tâbirini kelime darlığından ve mantonun adını bilmediğinden dolayı kullandığını kabul etmiyoruz.    Erkeğin başında sarık nasıl bir âlem, bir islâm bayrağıdır. Tüm gayr-i müslim nizamlara ilan-ı harb etmenin adıdır. Aynen onun gibi belki sarıklıları da yetiştiren ma'na ve ruh olması noktasından, kadının başındaki çarşafı ondan daha ehemmiyetlidir.    Bu asrın şımarık beyaz maskesi üzerine vurulan iffet ve şehametin siyah damgasıdır her bir çarşaf... Mücessem haysiyettir her bir çarşaf... Zehra'ların, Sıddıka'ların, Sümeyye'lerin (r.a.) tecessüm etmiş ruhu; bu asrın iffetsiz suratına Bilal-i Habeşi'nin (r.a.) siyahlığından nasib olan mana ve maya siyahlığıdır her bir çarşaf...Şafaktan evvelki müjdeci siyahlık... Ne kadar artsa şafak o kadar yakındır.    Artan siyah çarşaf adedi de doğacak İslâm güneşinin o miktarda müjdecisi... İslâm kadınının kal'asıdır, siperidir çarşaf. Öyle emretti Allâme-i Asr Mücâhid-i Ekber Bediüzzaman (r.a.).    Çarşaftan çıkan kadın kal'adan çıkmış ve siperini terk etmiştir. Tecavüze hedef olacak bir vaziyete gelmiştir. Hangi sebeb vardır ki veya hangi hizmet endişesidir ki o nazeninleri bu tehlikeli vaziyete getirmeye mecbur etsin.    Erkeklerin yıkmadıkları kal'a, almadıkları siper kalmadımı ki; bu hanımları kal'alarından, siperlerinden çıkarıp bu şehvet kokan taaffün etmiş erzel sokaklara salıverelim?

    "Mimsiz medeniyet, taife-i nisayı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metaı yapmış. Şer’-i İslâm onları         Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayatı ailede. Temizlik zînetleri.         Haşmetleri, hüsn-ü hulk; lûtf-u cemali, ismet; hüsn-ü kemali, şefkat; eğlencesi, evlâdı. Bunca esbab-ı ifsad, demir-sebat kararı         Lâzımdır tâ dayansın..." (LEMAAT)

     

      Risale-i Nur'un mesleğinde en kâmil manada zikir vardır. Zikir yaparken şu üç hususa riayet etmek mecburidir:

    1- Zikir meclisinde Şer-i Şerife aykırı bir hal bulunmaması (kadın erkek beraber olmak gibi).

    2- Zikir esnasında yapılan hareketlerin huzura ve edebe aykırı olmaması.

    3- Zikir esnasında yapılan hareketleri ibadetten saymamak, ancak dil ile veya kalb ile yapılan zikri ibadet olarak bilmek.

    Bu üç şart varsa zakirin zikir esnasında yapacağı hareketler tahdid edilmez.

    Netice: Risale-i Nur dairesinde hem cehrî hem hafî zikir yapmak vardır. Akşamla yatsı arasında okunması emredilen evradımız, tam bir Hatme-i Aczmendîdir. Dergâhlarda veya dershanelerde edepli bir oturuşla rabıtalı olarak bir serzakirin kumandası altında, hafî olarak yapılmalıdır.

     

CAMİİ VE MESCİDLERDE ZİKİR

      Soru : Camilerde ve mescidlerde yüksek sesle zikretmek caiz midir?

    Cevap : Evet caizdir, mekruh değildir. (Feteva-yı Ali el-Cemali)

    Ancak Cenab-ı Hakk'ın zikrinin dışında, mescid ve camilerde yüksek sesle konuşmak haramdır. (Ebulleys es- Semerkandi Tenbih'ül Gafilin)

    Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabıyla birlikte, topluca ve yüksek sesle zikreder, tesbih ve tehlillerde bulunurdu. (Bustanü'l-Envar)

     

VECD VE ZİKİR

      Soru: Sufî ve dervişlerin vecd halinde kendilerinden geçerek, ayakta ve halka şeklinde dönerek zikretmeleri konusunda dini bir delil var mıdır?

    Cevap: Allame İbn-i Hacer bu hususta sahih ve sağlam rivayetlerin varlığını ileri sürerek Hz. Peygamber (s.a.v.)'den şöyle bir hadise nakleder:    Ca'fer İbn-i Ebi Talib (r.a.) Resulullah (s.a.v.) kendisine "senin ahlâk ve yaratılışın aynen bana benziyor" buyurduğu zaman, o müjde-i nebevinin etkisiyle huzur-u Peygamberîde ayağa kalktı ve kendinden geçerek dönmeye başladı. O'nun sevincinden kaynaklanan bu hareketini Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz normal karşıladı ve yasaklayıcı bir tavır içinde bulunmadı.    Bu hadise dikkate alınarak, sema ve toplu zikir meclislerinde, ayağa kalkarak, dönerek ve sallanarak zikretmenin doğru olduğu, İzzüddin B. Abdüsselam gibi büyük imamlar tarafından kabul edilmiştir.    Bu rivayetler, sufilerin zikir ve sema meclislerinde, içinde bulundukları kendinden geçme ve vecd halinin tesiriyle ayakta ve dönerek zikretmenin cevazına kesin ve sarih dini birer delildir. (İbn-i Hacer'in sözü burada sona erdi.)

     

      Aczmendî tarikatında, kemalâtın ve velayetin tamamı, Risale-i Nurların anlaşılmasına ve onunla amel etmeye bağlanmıştır. Risale-i Nur, Kur'an'ın gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve hakaik-ı kevniyedir. Onu anlayıp hükümlerine sadakte diyebilmek için dört merhaleli bir terbiyeden geçmek lâzımdır.

      Birincisi SAFA-YI KALB

      İkincisi TEZKİYE-İ NEFİS

     Üçüncüsü TERAKKİYAT-I RUH

     Dördüncüsü TEKEMMÜL-Ü AKILdır.

    "Cenâb-ı Hakk'a vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur'an'dan alınmıştır. Fakat tarikatların bâzısı bâzısından daha kısa, daha selâmetli daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kasır fehmimle Kur'an'dan istifade ettiğim: "ACZ ve FAKR ve ŞEFKAT ve TEFEKKÜR" tarikıdır." (26.Söz Zeyl)

      Acz hatvesi, safa-yı kalble;

      Fakr hatvesi, tezkiye-i nefisle;

     Şefkat hatvesi, terakkiyat-ı ruh ile;

     Tefekkür hatvesi ise tekemmül-ü akıl ile geçilebilir.

   

    Risale-i Nur'u bilmek başkadır, Risale-i Nur talebesi olmak daha başkadır.    Risale-i Nur talebesi olmanın birinci şartı, Risale-i Nur dairesi içerisinde, fena manasında, yani ben dediği zaman O'nu kastedeceği ve her umurunda kendisine teslim olacağı bir mürşid bulmaktır.    Risale-i Nur talebesi olmanın diğer mühim bir şartı; yazılan sözlere kendi malı gibi sahip olmalıdır. Kendisi te'lif etmiş ve yazmış nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblağına çalışmaktır.    Başka mühim bir şartı ise; Risale-i Nuru yazan ve yazdıran Risale-i Nur talebesi ünvanını alır.

  

    Beş türlü ibadet:

    1- En mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı mânen mücahede etmektir.

    2- Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.

    3- Müslümanlara îman cihetinde hizmet etmektir.

    4- Kalemle ilmi tahsil etmektir.

    5- Bâzan bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen tefekkürî olan bir ibâdeti yapmaktır. Ve iman ile kabre girmenin müjdesi vardır.

    Beş türlü de dünyevî faidesi var:

    1- Rızkta bereket

    2- Kalbde rahat ve sürur

    3- Maişette suhulet

    4- İşlerinde muvaffakiyet

    5- Talebelik faziletini almakla bütün Risale-i Nur talebelerinin has dualarına hissedar olmaktır.

  

   Üstadın tarikat zamanı değil sözlerini nasıl anlıyorsunuz?

      Risale-i Nur hareketi bir tarikat hareketidir.

    1- Tarikat (tasavvuf) zamanı değil diyor, tarikat (tasavvuf) yolu iptal oldu demiyor.

    2- Tasavvufla uğraşmak zamanı değil, hakikatten başlayıp seyr-i sülûkunu tamamlamak zamanıdır. Çünkü ne hâl, ne zaman ve ne de şartlar müsait değildir.

    3- Bu sözü ekseriyetle mahkemelerde söylemiştir. Söz doğrudur orası mahkeme zamanıdır.

    4- Dâhilî bir emirdir, şöyle ki: Kendisiyle berhayat olanlarına emrediyor ki; bu zaman ehl-i imanın imanlarını şüphelerden kurtarmak zamanıdır, bütün gayretinizi bu noktaya sarfediniz. İşin tarikat tarafını bir gün sahipleri gelir icra ederler.

    5- "Şimdiye kadar ben yalnız îman hakikatlarını düşünüp "Tarikat zamanı değil, bid'alar mâni oluyor" diyordum. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberi dâiresinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dâiresi bulunan Risale-i Nur dâiresi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dâiresi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi." (II. Emirdağ Lahikası)

    Üstad, "zaman tarikat zamanı değil" sözünü 1930'lu yıllarda söylemiştir. Bu yıllar Üstad ve talebelerinin sürekli tarikat, örgüt kurmak suçlamalarına hedef oldukları ve takrir-i sükun kanununun tatbik edildiği zamanlardır. Ve mahkemede söylenmiştir. Oysa Emirdağ Lahikası'ndaki sözü 1950'li yıllarda söylemiştir.    Yani bir nesih - mensuh vardır.

     

      Onbir İhlâs-ı şerif, bir Fatiha ve bir Ayet-el Kürsi okunur. "Okunan Kur'an-ı azimüşşandan hâsıl olan sevabı:    Nebiyyi Muhterem (A.S.M) Efendimizin ruh-u saadetlerine hediye eyledim vasıl eyle.    İmam Ali - İmam Hasan - İmam Hüseyin - İmam Zeynel Abidin - Gavs-ı Azam Abdulkadir-i Geylani - Üstadım Bediüzzaman Said Nursi ve Sultan Feyzi Kastamonî hazeratının ruhlarına hediye eyledim vasıl eyle.    Kutb-u medar hazretlerinin ruhlarına hediye eyledim vasıl eyle.    Risale-i Nurun şahs-ı manevisinin mümessilinin ruh-u şeriflerine hediye eyledim vasıl eyle.    Biat ediyorum, biatımı tecdid ediyorum. Ruh-u mübareklerini halimden haberdar eyle.    Sultan Feyzi Kastamonî - Hüsrev Efendi - Hulusi Efendi'nin ve emsalinin ve etbaının ruhlarına hediye eyledim vasıl eyle.    Anamın - babamın, anamın ve babamın geçmişlerinin ruhlarına hediye eyledim vasıl eyle.    Kendi ruhuma - kabrime. Ruhumun kabrinin meleklerine hediye eyledim vasıl eyle.    Ehlime, çoluk çocuğuma (ismi zikredilmek istenen şahıslar zikredilir) gönderiyorum vasıl eyle"    diye dua edilir.      Haşiye: Hususan teheccüd namazından sonra, mümkün olmazsa vakit namazlardan birinin sonunda her gün bir sefer yapılması Risale-i Nur talebelerinin vazifelerindendir.

       

      Şahısların manevî mertebelerinden ve mesleklerinden gelen farzlardır. Ümmet-i Muhammedin diğer ferdlerini bağlamadığı halde müntesip bulunduğu mesleğin, terbiyeciliğinde, o zata yüklediği farz olan şeylerdir.    Meselâ: Bir Nur talebesine farzdır ki, Kur'ân hattının ihyâsına azamî gayretini sarf ede.    Meselâ: Bir Nur talebesine farzdır ki, kılık kıyafetten tut evinin mefruşatına kadar, örf ve an'anenin ihyâsına kadar gücü neye yeterse o kadarıyla sünneti ihya ede.    Ve yine meselâ: Bir Nur talebesine farzdır ki, "nasıl medrese öyle de mektep, öyle de tekke olduğundan" (Münazarat) emri mucibince Risale-i Nur'ların tedrisinde mektep, medrese ve tekke hakikatlarını bilfiil cereyan ettire.    Meselâ: "Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tağutlardandır" (Otuzuncu Söz Ene Risalesi) sırrınca enaniyetin en ednasına da yer vermemesi her Nur talebesine bir meslekî farzdır.    Meselâ: Namazların sonlarındaki otuz üç tesbihlerden başka olan diğer tesbihatlarımızı eksiksiz ve ciddiyetle yapmak, akşamla yatsı arasında yapılması emredilen hatme-i Aczmendîyi mümkünse cemaatle, değilse yalnız yapmak her Nur talebesine meslekten gelen bir farzdır... ilâ âhir.    Enaniyeti bırakıp Risale-i Nur dairesinin şahs-ı manevisinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri, kuşluk, evvabin, teheccüd namazlarını farz namaz gibi ehemmiyet vererek eda etmek, evradlarını her gün düzenli okumaktır.

     

      Evet, feraizi işlemek maddesindeki telakki tarzı ile hareket ederek tesbitler yapılsa görülecektir ki; avamın kebairi ile havassın veya ehass-ül-havassın kebairleri bir değildir. Şahsî ve meslekî kebairler diğer umumî kebairlere ilâve olunurlar.    Meselâ: Risale-i Nur'ların ismini kullanarak siyaset yapmak veya Risale-i Nur adına madde peşinde koşmak birer meslekî kebairdir.    Gerisi kıyas edilsin...

     

      Bizim sünnet-i seniyyeye ittiba'daki, feraizi işlemek ve kebairi terketmekteki ciddiyetimize bakan adam elbette namazı hangi ta'dil-i erkân ile kılacağımızı da gayet kolaylıkla anlar.    Namazlarda ta'dil-i erkân, Hanefiye göre vacibdir. Farzlar nasıl olsa yerine getirilecek diye, Koca Üstad, vaciblerin ehemmiyetini emrediyor.    Namazda vakit farzdır. Kılınmasına imkân hâsıl olan ilk anda, o vakit namazının kılınması ayrıca da vacibdir.    Namazdaki tadil-i erkâna batınî huzur da dâhildir. Namazda batınî huzur hanefide vacibdir.    Batınî huzurun, bizim yaptığımız gibi zorakî olanından tut, ta bir tek tesbihi Hz. Bediüzzaman'ın o muazzam namazının bir senesine mukabil gelen, sahabe mertebesindeki namazlarına kadar mertebeleri var.

     

      Yasin suresi, Fetih suresi, Rahman suresi, Sure-i Haşrin sonu, Tebareke suresi, Amme suresi her gün okunmalıdır. Ehemmiyet sırasına göre; Cevşen-ül Kebir, Evrad-ı Kudsiye, Delaili'n-Nur takati nisbetinde okunmalı, Münacat-ül Kur'an, Tahmidiye, Hülasat-ül Hülasa (Ramazan ayında), Hizb-ül Kur'an ve diğer münacatlar mümkün mertebe vird olarak okunur.

    

      BİRİNCİ KADEME:    Kalbin tasdikinden ve nefsin itminanından evvel sünnet-i seniyyeye tabi olmak ve onları yapmaktır.    Bu kademede zahir ulema, abidler, zahidler aynı mertebededir. Efendimize (a.s.m) ittiba; bu kademede suretadır.    Avam mertebesidir.    Kalbin tasdikine rağmen nefis küfrü üzere sabittir.    Şükürler olsun ki; rabbimiz kalbin tasdikine bakıyor, nefsin küfrüne değil.    Onun için bir mü'min bu kademede de cenneti kazanabilir ve cehennemden kurtulabilir.

      İKİNCİ KADEME:    Bir mürşide intisab ederek sünnet-i seniyyeyi tatbik etmektir.    Bu mertebede güzel huylar kazanılır. Kötü huylar terk edilir.    Efendimize sözlerinde ve fiillerinde tabi olmanın batıni manada mazharı olurlar ve daha da inkişaf etmenin yoluna girmiş olurlar.

      ÜÇÜNCÜ KADEME:    Nefsin mutmainne mertebesidir.    Bu kademede Efendimize (a.s.m) hallerinde, vecdlerinde, zevklerinde tabi olmaktır.    Bu mertebede velayet-i suğra hakikati tecelli eder.    Bu kademeden sonra nefis itminana vasıl olur.    Küfürden kurtulur, islama intikal eder.    Bundan sonra ki bütün ibadetlerinde hakiki ibadet yapar.    Namaz kılsa namazın hakikatine vasıl olur.

      DÖRDÜNCÜ KADEME:    Ulema-i Rasih'in mertebesidir.    Birinci kademedeki sureta ittiba etmeye mukabil bu kademede hakiki ittiba hâsıl olur.    Şeriatın hakikati ile tahakkuk ve hizmet bu kademede hâsıl olur.    Nefsin itminanı bu kademede kemal mertebesini bulur. Kur'an-ı Kerimin esrarına vakıfiyet mertebesidir.

      BEŞİNCİ KADEME:    Efendimizin (a.s.m) kemalatına ittiba kademesidir. Tamamen vehbidir, kesbin yeri yoktur.    Bu kademe asaleten Ulul-azm Peygamberlere mahsustur. Sonra da veraset yoluyla nasibi olanlara mahsustur.

      ALTINCI KADEME    Rıza mertebesidir. Mahbubiyet sırrını taşır. Tamamen vehbidir. Azdan da az insanların nasibidir.

      YEDİNCİ KADEME:    Mürşidlik kademesidir. Vazifeliliğe bakar. Kesbin yeri yoktur.    Bundan evvelki yükseldiği bütün mertebelerden soyundurulur.    İnsanların içerisine onlardan biriymiş gibi geri gönderilir. Bu sırdandır ki irşadı tam olur.  

 

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...