Fena fi’l-ihvan ve Mürşid Lüzumiyeti

ihtirakEhl-i tarikat ve hakikatça müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarîk-ı hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lazım gelir ki, nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenafişşeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur. Ve hâkezâ, tâ fenafirresul, fenafillaha kadar gider...

 Abdulalim Osmanoğlu

 

    باسمه سبحانه اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ الله

   Fena fi’l-ihvan ve Mürşid Lüzumiyeti

   Risale-i Nur ve Risale-i Nur ile münasebettar akademi camiasında birçok Nurcu kardeşimiz veya Nurlarla irtibatlı zatlar Risale-i Nur’daki muhtelif mevzular hakkında tahkikatta bulunmuşlar ve bulunmaktadırlar. Allah (C.C) hizmetlerini makbul ve feyizli eylesin. Her ne kadar hepsinden haberdar olmamız mümkün olmasa da, haberdar olduklarımız içinde FENA-Fİ’L-İHVAN mesleğini tahkik eden olmamış. Eğer böyle bir çalışma varsa ondan da istifade etmek isteriz.

   Bizce FENA-Fİ’L-İHVAN meselesi, daha doğru bir ifade ile FENA-Fİ’L-İHVAN MESLEĞİ, Risale-i Nur ve hizmetinin en mühim ve en birinci meselesidir. Zira FENA-Fİ’L-İHVAN, Risale-i Nur Talebeleri’nin takip ettiği ve hizmetimizin temel ve esası olan İHLASı netice veren bir meslektir. Ve bir yolda gidebilmek ve yanlışlara düşmeden neticeye varmak için gidilen mesleğin bilinmesi elbette zaruridir.

   İnşaallah tafsilatını başka sohbet ve çalışmalara havale ederek, mücmel bir surette burada FENA-Fİ’L-İHVAN mesleğini ve Risale-i Nur’da MÜRŞİD lüzumiyetini mütalaa etmeye çalışacağız.

1

   Evvela hatıra gelebilecek ilk istifhamların önüne geçmek için biri Risale-i Nur’un Sekizinci Lem’a’sından, diğeri de Yirmisekizinci Lem’a’sından olmak üzere iki iktibas ve kısa bir mütalaası ile başlayalım:

   Evet Hz.Üstad 8.Lem’a’da şöyle emrediyor:

   « Ehl-i tarikat ve hakikatça müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarîk-ı hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lazım gelir ki, nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenafişşeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur. Ve hâkezâ, tâ fenafirresul, fenafillaha kadar gider…»

   28.Lem’a’daki emir ise şöyle:

   «Daireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her ferd o şeyhini, mürşidini, dairede dahi muhafaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, daireye girdikten sonra, ancak daire içinde mürşid arayabilir.»

   Evet madem en hafif hükmüyle daire içinde mürşid arama izni vardır; öyleyse daire içinde bir mürşidlik müessesesi vardır. Daire içinde mürşidlik müessesesini reddetmek, 28.Lem’a’daki bu emrin abesiyete inkılab etmesini netice verir. O da Risale-i Nur’un mazhar olduğu Hakîm isminin manasına ters bir durumdur.

2

   «Ancak daire içinde mürşid arayabilir» emrini 8.Lem’a’daki emirle beraber düşünecek olursak, «mürşid arayabilir» ifadeleri ihtiyarî bir muameleyi değil, mecburî olan bir emrin nerede tatbik edileceğinin izahıdır. Daireye girdikten sonra aranacak mürşid, daireye girmeden evvel bulunan şeyhler misali, yani ehl-i tarikın bulduğu şeyhleri gibi hayatta olan bir zat olacaktır. Ve Risale-i Nur talebeleri için de bu mecburi bir emirdir, ihtiyarî değil. Zira Risale-i Nur Talebeleri madem ehl-i hakikattır, öyleyse 8.Lem’a’daki «ehl-i tarikat ve hakikatça müttefekun aleyh bir esas var ki» emrinin muhatabıdırlar. Ve tarîk-ı hakta, yani Risale-i Nur yolunda sülûk etmek isteyen bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için nazarını nefsinden kaldırıp hasr-ı nazar edeceği bir mürşidi daire içinde bulmak zorundadır. Ve bu müttefekun aleyh bir esastır; yani farklı bir görüş beyan edilmemek üzere umum ehl-i tarik ve hakikatın ittifak etmiş olduğu bir esastır. Ki, Barla ve Kastamonu Lahikalarında zahir bir surette görünen de erkan ve sahiblerin bu mana üzere hareket ettikleridir.

   Bu iki dersimizden ilk nazarda çıkabilecek iki dersimizi şöyle ifadelendirebiliriz:

   Birincisi, Aczmendilerin anlayıp tatbik ettiği tarz, 28.Lem’a’nın delaleti ve en hafif hükmüyle caizdir. Hiçbir Nur talebesinin itiraz etmeye hakkı yoktur.

   İkincisi, 8.Lem’a’daki emir mucibince de ehl-i hakikat olan Risale-i Nur talebeleri de daire içinde bir mürşid bulmak mecburiyetindedirler. Zira irşaddan maksad olan enenin hüveye inkılabının yolu budur. Ki 8.Lem’a’dan iktibas ettiğimiz dersin devamındaki ifadeler de bunu iş’ar ediyor. Orada emrediliyor ki, « nasıl ki, gayet fedakar ve sadık bir hizmetkar, bir yaver, efendisinin hissiyatıyla güya kendisi kendisinin efendisidir ve padişahıdır gibi konuşur. “Ben böyle istiyorum” der; yani “benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor”. Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor. “ Böyle emrediyor” der. »

3

   Dershane-i Nuriyelerde kaldığımız zamanlarda bu 28.Lem’a’daki «ancak daire içinde mürşid arayabilir» mevzubahis olunca ağabeylerimiz bu emre bir mana veremiyorlardı. Zira hakim olan anlayış ve derslerde verilen telkinat şu şekilde idi:

   “Bizim mürşidimiz Risale-i Nur’dur, o bize kafidir; maddi-manevi her müşkülümüzü Risale-i Nur eserleri halleder, bizi terbiye eder; daire dışına bakmaya zaten müsaade yok, fakat daire içinde de mürşid nazarıyla bakacağımız herhangi birisine ihtiyacımız yoktur; Hz.Üstad’dan sonra kendisine o nazarla bakılmaya liyakatı olan birisi de gelmez; onun için biz her işi kendi kendimize hallederiz … ilaahir.”

   Ne gariptir ki, senelerce belki onlarca senedir hakaik-ı imaniye ve tevhid dersini veren, tevhiddeki suhuleti ve çokluktaki suubeti izah etmeye çalışan zevat, o vermiş oldukları dersin günlük hayatımıza tatbikini görememişler, belki de hiç düşünmemişler. Zira bu anlayış ve telakki tarzı, Tabiat Risalesi’ndeki ve Ene Risalesi’ndeki ifadelere ne kadar çok benziyor!

   Tabiat Risalesi’ndeki “teşekkele binefsihi” muhalatı, kendi kendilerine binlerce senelik seyr ü sülûklerini tamamlamayı düşünenlere müskit cevablarını veriyor. Biz buraya “tabiat iktizası” kısmından bir misali iktibas etmekle iktifa edelim, şöyle ki:

   «… O sarayın teşkilat programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi hiçbir kabiliyeti yoktur ki o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak bilmecburiye eşya-yı ahere nisbeten, kavanin-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden “işte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek vahşetini, ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş. » Ene Risalesi’ndeki dersimiz de mazide olduğu gibi, hal-i hazırda da mürşide bağlanmayı kabul edemeyenlerin, ehl-i ilim olsa bile mürşidlik müessessesini reddetme gayretlerinin sebebini de izah ediyor. İşte dersimiz:

4

   « Evet nasıl miri malından kırk parayı çalan bir adam bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de “kendime malikim” diyen adam, “herşey kendine maliktir” demeye ve itikad etmeye mecburdur. »

   Malumdur ki, insan itikadı üzere ve itikadının kuvveti nisbetinde de amel eder. Ve gücü yettiği nisbette de başkalarına sirayet etmesine çalışır.

   “Kendime malikim” ne demektir? Amiyane bir misalle; yani mesela, mevcudiyetimin herbir cüz’ü, nefsim, kalbim, ruhum, vicdanım, aklım gibi ne olduklarını ve mahiyetlerini bilmesem bile en azından isimlerini bildiğim letaif ve cihazatımla birlikte varlıklarından ve isimlerinden dahi haberim olmayan binlerce letaif ve hasselerime ben kendim sahip olup her türlü tasarrufta bulunabildiğim için onları terbiye etmek ve Allah canibine çevirmek için herhangi bir terbiyeciye ihtiyacım yoktur. Her ne kadar sahabenin (r.a) Peygambere (asm), tabiinin sahabeye, Hulusi’nin, Feyzi’nin, Husrev’in (k.s) Hz.Üstad’a ihtiyacı olsa da benim hayatta olan herhangi bir terbiyeciye ihtiyacım yoktur. Varlığını, ismini, çalışma sistemini ve maruz kaldığı arızaları bilmesem de bütün letaif ve cihazatımın muhtaç olduğu ilaçları kitaptan okuyarak öğrenir, kendimi tedavi edebilirim. Onun için tecrübeli bir hekime ihtiyacım asla yoktur ve olamaz. Madem benim hekime ihtiyacım yoktur ve hatta hekimlik müessesesini kabul etmiyorum, öyleyse herkes kendi kendini tedavi edebilir ve hekimlik müessesesi kapatılmalıdır. Hekimlik de kitaptan öğrenilebilir, en ağır ve ciddi cerrahi müdahaleler dahi yapılabilir. Aynen bunun gibi, vücudumuza kıyasen çok daha teferruatlı olsa da, göremediğimiz, ne olduğunu dahi anlayamadığımız letaiflerimize ve alemlerine ait olan irşad da kitapla öğrenilip tatbik edilebilir !.. Hatta öğrenmeye bile gerek yok, tıp kitaplarını sürekli okuyarak, dolayısı ile irşadla alakalı kitapları da her daim okuyarak kendi kendimizi tedavi edebiliriz. Okumak tedavi için kafidir.

5

   Evet maalesef, insanların havas tabakası sayılabilecek Nur Camiası, mürşid meselesindeki anlayış tarzları bu çarpık manayı ve daha fazlasını ihtiva ettiği halde, anlayış ve hareket tarzlarını süslü ve cazib bir meta gibi gösteren kelime oyunları ile kendilerini ve başkalarını aldatıyorlar. Zira Hz.Üstad’ın kendi hakkında sarfettiği bazı ihsan-ı İlahiyeye kendileri de mazharmış gibi hareket ederek ve Hz.Üstad “ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre gösterebiliriz” diyerek muhatabın vaziyetinin ehemmiyetini gösterdiği halde, Nurcu kardeşlerimiz muhatabın ne halde olduğunu düşünmeyerek, kabil-i ihmalmiş gibi telakki ederek herkesi tarağın dişleri gibi aynı görerek hareket  etmişler. Ve binnetice, kamil-nakıs, hoca-talebe, mürid-mürşid, büyük-küçük muvazenesini kaldırarak Risale-i Nurlardan istifade yolunu bilmeyerek kapamışlar. İlim ile kudret ve iradeyi birbiriyle iltibas etmişler. İrşadı ilimden ibaret telakki ederek kudret ve irade ile irtibatını kat’ etmişler. Hz.Üstad (ra), fena-fi’l-ihvanın ıstılahi bir tabir olduğunu emrettiği halde, yani yüz sahife ile tarif edilse ve manaları beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-ı ıstılahiyeyi sadece lugat manası ile izah etmeye çalışarak asi bir divane gibi davranıyorlar. Zira mesela bir Hulusi’nin (ks) ve emsallerinin yetişmesi isbattır, vücuttur, muzafferiyettir, kudret ve iradeyi iktiza eder. Bu azim neticeleri, kavanin-i ilmiyenin ve kanun-u askeriyenin bir unvanı olan Risale-i Nur’a vermek, elbette 14.Sözün Zeyli’ndeki şu hitaba muhatab olmayı netice verir:

   « Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip kumandanından, padişahından, hükümetinden ve kasdî harekattan alakasını keser misillü asi bir divane olur. »

6

   Ey kardeşler ! Risale-i Nur olarak isimlendirilen hareketin Süfyan ve süfyaniyet ile mücadelesini kim yaptı? Şeriatın icra ve tatbik vazifesi, hakimiyet, mehdiyet, mürşidiyet, kutb-u azam vazifeleri, diyanet, saltanat, siyaset, cihad alemindeki vazifeler nasıl icra edilecek? Yoksa bu vazifeler de senin irşadın gibi sadece kitap okumak ile mi olacak?! Madem senin itikadınca Hz.Üstad’dan sonra tabi olunacak bir zat gelmez, öyleyse bu vazifeler nasıl tahakkuk edecek? Erkan ve sahib olarak mansıb verilen ve herbiri evliya-yı azimeden olan, rıza makamına yetişen, sır katibi olan, Levh-i Mahfuz’daki gibi Kur’an’ı tevafuklu yazan Abdurrahmanları zatî tecelliye mazhar olan Hz.Üstad (ra) mı yetiştirmiştir, yoksa ilim sıfatına mazhar olan Risale-i Nur eserleri mi yetiştirmiştir? Daha ileri gidersek, sahabeyi sahabe yapan Peygamber (asm) Efendimiz midir, yoksa Kur’an-ı Azimüşşan mıdır? Tabiini tabiin yapan çok Kur’an okumaları mıdır, yoksa sahabeye tebaiyetleri midir? Sahabenin bütün letaiflerinin Kur’an’dan tefeyyüzleri Kur’an’ı çok okumalarından mıdır, yoksa nefislerinin Peygamber (asm) Efendimizin eliyle tezkiye ve tathir edilmesinden midir? Ve hakeza !.. Evet netice yine 8.Lem’a’daki dersimize geliyor. Yani “ehl-i tarikat ve hakikatça müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarik-ı hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lazım gelir ki, nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenafişşeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur. Ve hakeza, tâ fenafirresul, fenafillaha kadar gider.”

   11.Söz’de “anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kağıttan ibaret kalır” diyen Hz.Üstad (ra) S.T.Gaybî’de “gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder; fakat herkes herbir meselesini tam anlamaz” emrediyor. Peki Risale-i Nur’un bir derece istifade edilen kısmı neresidir, anlaşılmayan meseleleri nelerdir ve onların anlaşılması ne suretle olacaktır? Ve bu anlaşılmayan meseleler lugat manalarının bilinmesi ve izah edilmesi ile anlaşılabilecek meseleler midir? Cümlenin devamında “hem iman hakikatlarının izahı olduğu için hem ilim, hem marifet, hem ibadettir” emredildiği halde, buradaki mana dershane-i nuriyelerdeki umum anlayış istikametinde hep ilim mertebesinde telakki ediliyor. (Derslerde hadis-i şerif okunmasının garip karşılandığı, ilmihalin okunmadığı bir ilim de nasıl olacaksa artık!)

7

    Halbuki İmam Rabbani “marifet” için fena manası tahakkuk etmeden hasıl olmaz hükmetmiş. Yani diğer tarikatlardaki fenafişşeyh-fenafirresul-fenafillaha mukabil, bizim meslekte fenafilihvan-fenafirresul-fenafillah yolunda gittiği nisbette mazhar olduğu bir nurdur marifet. İşte 28.Mektubun 3.Risalesi’nde emredilen “ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre, o feyzi, o ab-ı hayatı, yine onun feyziyle gösterebiliriz” cümlesinin bir manası buna bakar. Evet Risale-i Nur’un istifade edilen kısmı, muhatabın ehl-i kalb ve sahib olduğu hal derecesindedir; anlaşılmayan kısmı da kendi derecesini ve makamını geçen manalardır. Nitekim Eski ve Yeni Said’in (ra) bütün eserlerini iki defa Hz.Üstad ile mütalaa eden Sultan Feyzi Efendi (ra), “bir kısım yerler çok yüksek, anlayamıyoruz” diyerek bu manayı emrediyordu. Evet aynı bir cümle, muhatabın derecesine göre farklı manalar ihtiva eder. Öyleki üst tabakadaki bir zat, hal itibarı ile alt seviyelerde bulunanların anlayışlarına hak verip kabul etse de bazan tersi durumlarda, hali yüksek olanların anlayış ve tatbik tarzları, halinden haberi olmayanlara çok ters gelebilmekte ve çok şiddetli ve haksız itirazlara sebeb olabilmektedir. Nitekim Hz.Üstad’a, Hulusi Efendiye, Husrev Efendiye, Feyzi Efendiye (r.anhüm) çok şiddetli ve seviyesizce itirazlar olmuştur. Hatta Hz.Ali’yi (ra) beğenmeyip itiraz edenler de kendilerince Kur’an’dan delil getirerek itiraz etmişler ve bir firak-ı dallenin mebdeini teşkil etmişler, tarik-ı haktan huruc etmişler. “İzacae” suresi nazil olduğu zaman da sahabelerin ekserisi sevinse de, bir kısım sahabiler ağlamışlardır. Yani emir aynı da olsa, muhatabın hal ve derecesine göre ifade ettiği manalar değişir.

   Evet bir kelamın kıymetini tayin eden dört unsurdan biri de muhatabdır. “Ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre” cümlesi bunu aşikar bir surette gösterse de Kastamonu Lahikası’ndaki bir mektub, muhatablığın mesleğimiz içindeki tatbik ve ehemmiyetini biraz daha tavzih ediyor. Şöyle ki:

   “Risale-i Nur bir daire değil, mütedahil daireler gibi tabakatı var. Erkanlar ve sahibler ve haslar ve naşirler ve talebeler ve taraftarlar gibi tabakatı var.”

8

   Evet madem tabakat var, öyleyse Risale-i Nurdaki aynı bir cümlenin, bu mütedahil dairelerin herbirisindeki manası keyfiyet noktasından farklılık arzedeceği muhakkaktır. Nitekim bu ifadelerin geçtiği paragrafın son cümlesi şöyle: “Risale-i Nur’un erkanlarında ve sahiblerindeki esrar ve nazik tedbirlere onları teşrik etmemek gerektir.” Bu ifadelerin delaleti ile diyebiliriz ki:

   Hz.Üstad’dan ders almak, daire dışına atılmamak, hatta talebeliğe kabul edilmek başkadır, erkan ve sahib olarak Hz.Üstad’ın maddi ve manevi varisi olarak Risale-i Nur mesleğini devam ettirmek başkadır. Yani Hulusi Efendi, Feyzi Efendi, Husrev Efendi (k.esrarehüm) gibi erkan ve sahiblikleri tasdikten geçmiş zevat-ı kiramdan bazı dersleri almamak ve onlarda görememek o manaların olmadığına delalet etmez. Belki “Risale-i Nur’da bu manalar yoktur, bu dersleri ağabeylerimizden (erkan ve sahiblerden) görmedik” diyen zevatın, o sırlara teşrik edilmediklerini gösterir. Çünkü o erkanların ders halkasına iştirak eden bir kısım muhatablar da diğerlerinin yok dediği manaların derslerini o erkan ve sahiblerden almışlardır. Bu fakir dahi bunun bir şahididir. Sultan Feyzi Hazretlerinin vefatından birkaç saat evvelki sohbetine iştirak etme lutfuna mazhar olan bu fakir, o sohbette “bir müddet terbiye görmek gerektir” emrini bizzat kulakları ile işitti. Ki, sohbetlerine iştirak edenler bilirler ki, “Risale-i Nur’u okudum, yeter dememeli; tekrar tekrar sürekli okumalı” emrini veren Sultan Feyzi Hazretlerinin bu son emri, okumanın dışında başka bir manayı ihtiva ettiği aşikardır. Zira zaten senelerdir medrese-i nuriyede kalıyor ve Risale-i Nurlarla sürekli meşgul idik. Demek “bir müddet terbiye görmek gerektir” emrinin manası, daire içinde bir mürşid bulup onun nam-ı hesabına hareket etmeyi öğrenmektir.

   Bir kısım zatlar, faraza Aczmendilerin anlayış ve hareket tarzlarını caiz görse bile kendi anlayış ve tatbik tarzlarının daha kısa ve kestirme bir yol olduğu, bir adımda zahirden hakikate geçtiklerini, bizim tarzımızın uzun bir yol olup Risale-i Nur’daki o kısa yolu göremediğimizi düşünerek bu ders mütalaamızı tebessümle dinliyor olabilirler. Bakalım Risale-i Nurlarda Hz.Üstad ne emrediyor:

9

   « Yüksek ehl-i hakikat dahi, marifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan iman ve tasdikte iki cadde ile hareket etmişler:

   Biri: Kitab-ı kainatı mütalaa ile, Ayetü’l-Kübra ve Hizbü’n-Nuriye ve Hulasatü’l-Hulasa gibi âfâka bakmaktır.

   Diğeri: Ve en kuvvetli ve hakkalyakin derecesinde vicdani ve hissi, bir derece şuhudi olan hakikat-ı insaniye haritasını ve enaniyet-i beşeriye fihristesini ve mahiyet-i nefsiyesini mütalaa ile imanın şübhesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki, sırr-ı akrebiyete ve veraset-i nübüvvete bakar. Ve enfüsi tefekkür-ü imani hakikatının bir parçası, Otuzuncu Söz’ün “Ene ve Enaniyet”te ve Otuzüçüncü Mektub’un Hayat Penceresinde ve İnsan Penceresinde  ve bazı parçaları da sair ecza-yı Nuriyede bir derece beyan edilmiş. » (Emirdağ Lahikası –I)

   Muhtemelen Nurcu kardeşlerimiz “hah işte! Biz de bunu diyoruz. Bizim gittiğimiz yol kısa ve kuvvetli olanı” diyeceklerdir. Ben de diyorum ki, “hayır, lisanınız burayı söylese de yaptıklarınız buradaki ifadelere ters”. Sizin hareket etmeye çalıştığınız tarz “afaka bakmaktır” ki, onda da hususan yeni gelen bir talib için imkansız denecek derecede müşkilat var. Birazdan delillerimi göstereceğim. Gittiğinizi iddia ettiğiniz ikinci yolun tarifini ise, Hulusi Efendi’nin “kelimelerde derinleşmek lazım” emrini dinlemediğiniz için anlamamışsınız. Okumak ile yaşamayı birbirine iltibas etmişsiniz. Vicdani ve hissi olan bir yolu, vicdanınıza ve hissinize tesir edecek bir muameletta bulunmadan nasıl kat’ edeceksiniz? Hakikat-ı insaniye haritasını ve enaniyet-i beşeriye fihristesini ve mahiyet-i nefsiyesini mütalaa etmek ne demektir, nasıl olacaktır hiç tahkik ettiniz mi? Sırr-ı akrebiyetin, varis-i nebi olan bir zatın vücudunu istilzam ettiğini hala anlayamadınız mı? 27.Söz’de “akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar” emrini hiç tahkik etmediniz mi? Yoksa bektaşilik yapıp devamını okumadınız mı? Okumadıysanız ben hatırlatayım: “Sırf vehbidir, kesbî değil; incizabtır, cezb-i Rahmanidir ve mahbubiyettir.” Görüldüğü gibi çok büyük bir iddia içindesiniz. Eğer böyle bir mazhariyete sahip değilseniz, çok büyük bir mesuliyet altındasınız.

10

   Şimdi gelelim hem gitmeye çalıştığınız, hem de Risale-i Nur dairesine gelen herkesi gitmeye zorladığınız “afaka bakmak” suretinde olan hareket tarzınıza. Bakalım Hz. Üstad ne diyor: “Evet ben, Hulasatü’l-Hulasa’yı okuduğum zaman, koca kainat, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nev’in lisanı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfat ve esma-i İlahiyeyi ilmelyakin ile iz’an etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tam görür.” (Emirdağ L.-I)

   İkinci Şua’da da şöyle emrediliyor:

   “Tevhid sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zihayatta bir şahsiyet-i İlahiye, bir ehadiyet-i Rabbaniye ve sıfat-ı seb’aca manevi bir sima-i Rahmani ve temerküz-ü esmaî ve iyyake na’büdü ve iyyake nestaîndeki hitaba muhatab olan zatın bir cilve-i taayyünü ve taşahhusu tezahür eder. Yoksa o şahsiyet, o ehadiyet, o sima, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kainat nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere görünür. Çünkü azamet ve kibriya perde olur, herkesin kalbi göremez."

   Evet yüksek ehl-i hakikatın gittiği iki caddeden biri olan bu afaka bakmak caddesi, hakikaten makamı yüksek bir ehl-i hakikat olmayı iktiza ediyor. Eğer Risale-i Nur dairesine yeni gelen bir talip çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere sahip ise ve Hz.Üstad’ın aklı gibi çok zorlanmasına rağmen yine de sıfat ve esma-i İlahiyeyi ilmelyakin ile iz’an edebiliyorsa bir problem yok. Yoksa Nurcuların hepsi bu hale sahip de benim mi haberim olmamış?! Yazık!..

11

   Peki eğer Risale-i Nur dairesine yeni gelen bir talip çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere sahip değil ise ve sıfat ve esma-i İlahiyeyi ilmelyakin ile iz’an edemiyorsa gitmeye çalıştığınız bu yolda ne olur biliyor musun? Ben sana söyleyeyim, o kesret tabakatı içinde o biçare boğulur gider; tevhid ve vahdet nurlarını göremez; netice itibarıyla da erkan ve sahibler misali kemalat erbabı yerine Eflatun, Aristo, İbnisina misali feylesoflar yetişir. Yanlış hatırlamıyorsam, Eflatun’a Hz.İsa’nın (as) hidayet nurları ulaştığı zaman o biçare mağrur “biz hidayete ermişiz” diyerek sırt çevirmiş ve dinlememiştir. Ne büyük bir feylesof değil mi?!

   Şimdi sırr-ı akrebiyete ve veraset-i nübüvvete bakan ikinci yola bir bakalım:

   Evvela, bir hususu tesbit etmekte fayda var. Zira Risale-i Nur’daki bazı tabirler su-i tefehhüme uğrayarak, Risale-i Nur’u okuyan ve hizmet-i Nuriyenin içinde bulunan herkesi sırr-ı akrebiyete mazhar, velayet-i kübra ashabından görmek gibi sakim bir anlayışı netice vermiş. Bu anlayışa binaen, kendilerini bir kademde zahirden hakikate geçtiklerini zannettiklerinden bir terbiye altına girmeyi züll olarak addediyorlar. 28.Mektubun 3.Risalesinde Hz.Üstad şöyle emrediyor: “Sahabelerden ve tabiin ve tebe-i tabiinden en yüksek mertebeli velayet-i kübra sahibi olan zatlar, nefs-i Kur’an’dan bütün letaiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur’an onlar için hakiki ve kafi bir mürşid olduğundan gösteriyor ki: Her vakit Kur’an-ı Hakîm, hakikatları ifade ettiği gibi, velayet-i kübra feyizlerini dahi ehil olanlara ifaza eder.” Demek ki velayet-i kübra feyizlerinden tefeyyüz etmek her önüne gelenin haddine düşen bir mesele değil. Ona ehil olmak lazım. Yoksa Kur’an-ı Hakim’de olmayan bir hasiyetin Risale-i Nur’da olduğunu itikad ederek, her onu eline alıp okuyana o feyizleri ifaza ettiği gibi sakim bir anlayışa mı sahipsiniz?

    Peki kimler ehildir? 18.Mektuba bakalım:

    “… velayet-i kübra sahibleri olan sahabe ve asfiya ve tabiin ve eimme-i ehl-i beyt ve eimme-i müçtehidin… ki, doğrudan doğruya Kur’an’ın birinci tabaka şakirdleridir.”

12

    Ey kardeş! Zaten sahabe ve tabiin olamazsın, peki eimme-i ehl-i beytten misin? Yoksa eimme-i müçtehidinden misin? Yoksa Hz.Üstad-misal asfiyadan mısın? Eğer bunların hiçbirisi değilsen, olsa olsa şaşkınlardan bir şaşkın olsan gerek!

   Ey kardeş! Mesleğinin akrebiyet ve sahabe mesleğinin bir cilvesi olması ile iftihar ediyorsun ama o yola girmemek için inad ediyorsun. Sahabeyi sahabe yapan sırdan gafilsin. Bak 27.Söz’ün Zeyli’nden birkaç cümle ne emrediyor: “…nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardır … sırf vehbidir, kisbi değil, cezb-i Rahmanidir ve mahbubiyettir… bir kuvvet-i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp …. Sahabelerin  nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden…” Ne dersin ? Senin de nefsini tezkiye ve tathir eden biri var mı?

   Saniyen: Bakalım Hz.Üstad ikinci yolu nasıl tarif ediyor. Emirdağ Lahikası’nda şöyle diyordu: “En kuvvetli ve hakkalyakin derecesinde vicdani ve hissi, bir derece şuhudi olan hakikat-ı insaniye haritasını ve enaniyet-i beşeriye fihristesini ve mahiyet-i nefsiyesini mütalaa ile, imanın şüphesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki; sırr-ı akrebiyete ve veraset-i nübüvvete bakar.” Yine aynı mektubta “Evet ben, Hülâsat-ül Hülâsa’yı okuduğum zaman, koca kâinat, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nev’in lisanı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfât ve esma-i İlahiyeyi ilmelyakîn ile iz’an etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tam görür. Hakikat-ı insaniyeye baktığı vakit, o câmi’ mikyasta, o küçük haritacıkta, o doğru nümunecikte, o hassas mizancıkta, o enaniyet hassasiyetinde öyle kat’î ve şuhudî ve iz’anî bir vicdan, bir itminan, bir iman ile o sıfât ve esmayı tasdik eder. Hem çok kolay, hem hazır yanındaki âyinesinde,  hiç uzun  bir seyahat-ı  fikriyeye muhtaç olmadan iman-ı tahkikîyi kazanır ve  hakikî bir manasını anlar. Çünki Cenab-ı Hak hakkında suret muhal olmasından, suretten murad sîrettir, ahlâk ve sıfâttır.”

13

   Peki hakikat-ı insaniyeye bakmak ne demektir ve nasıl olacak? Muhakemata bakalım:

   “Ey hakikatın âşıkı!.. Eğer vicdanımı mütalaa etmekle hakikatleri rasad etmek istersen; kalb dedikleri latife-i Rabbaniyenin pası ve zengârı hükmünde olan arzu-yu hilaf ve iltizam-ı taraf-ı muhalif ve mazur tutulmak için kendi evhamına bir hak vermek ve bir asla irca’ etmek ve mecmuun neticesini her bir ferdden istemek ki, za’fiyeti sebebiyle neticenin reddine bir istidad-ı seyyie verilir (Dikkat lazımdır).

   Hem de bahaneli çocukluk tabiatı, hem de mahaneli düşman seciyesi, hem de yalnız ayıbı görmek şanında olan müşteri nazarı gibi emirlerden o mir’atı taskil ve tasfiye et, müvazene ve mukabele eyle. Ekser emaratın imtizacından tezahür eden hakikatın şu’le-i cevvalesini karine-i münevvire et; tâ ekaldeki evham-ı muzlimeyi tenvir ve def’ edebilesin… Hem de munsıfane ve müdakkikane ile dinle, kelâm tamam olmadan itiraz etme. Nihayete kadar bir cümledir, bir hükümdür. Tamam olduktan sonra bir vehmin kalırsa söyle…” (Muh.)

   Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiyede  ise şöyle emrediliyor:

   “Her mü’min gibi benim hüviyet-i şahsiyemi ve mahiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi olmak arzu edenler حَسْبُنَا daki نَا cem’iyetinde bulunan enenin, yani nefsimin tefsirine baksınlar. Ehemmiyetsiz, hakir ve fakir görünen vücudum -her mü’minin vücudu gibi- ne imiş, hayat ne imiş, insaniyet ne imiş, İslâmiyet ne imiş, iman-ı tahkikî ne imiş, marifetullah ne imiş, muhabbet nasıl olacakmış? Anlasınlar, dersini alsınlar!..”( Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye)

   Ve Ayetü’l-Kübra’da kısa yolu gösteriyor:

14

   “Her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber manen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki; onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır…. Hakikata mukabil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbaniye ve bu câmi’ birer âyine-i Samedaniye olan nurani kalbler, şems-i hakikata karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i a’zamdır.” (Ayetü’l-Kübra)

   Evet her taife-i insaniyede bulunduğu gibi, Risale-i Nur dairesinde de bulunan müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı şems-i hakikata karşı açılan kısa bir yoldur. Hz.Üstad’ın “Risale-i Nur hizmetinde ve benden sonra hayrulhalef olarak, bir varis-i hakiki vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine …. hem talebe, hem biraderzade, hem evlad-ı manevi, hem kardeş, hem fedakar arkadaş ” olarak verildi dediği zevat-ı kiramın umumu birden güneşe ayinedarlık eden bir deniz gibi, bir ayine-i azamdır. Ey kardeşim ve ağabeyim! Hz.Üstad 30 Abdurrahman verildi diyor, sen ise derslerinde Hz.Üstad muhatab bulamamış diyorsun. Evet 21.Lem’a ve 8.Lem’a’da emredildiği gibi kendi hissiyat-ı nefsaniyemizi unutup meziyat ve hissiyatlarıyla fikren yaşayacağımız, “ben” dediğimiz zaman kendilerini kasdedeceğimiz ve kendilerini bize karşı kardeş ve ders arkadaşı olarak gören zevat-ı kiram işte bu 30 Abdurrahman ve onlardan sonra bu usulü devam ettirenler olacaktır. Hakaik-ı imaniyenin inkişafı bu suretle olur; yoksa nakıs olanın, o erkanlar gibi verasetleri tasdikten geçmeyenin hangi haliyle fikren yaşayacağım, hangi haliyle halleneceğim, doğruyu-yanlışı hangi ölçüye göre ayıracağım, onunla nasıl arkadaşlık edeceğim. Ve onun beni yanlışa sevketmesinden nasıl korunacağım?

15

   Aşikar bir surette görünüyor ki, Risale-i Nur’un sahabe mesleğinin bir cilvesi olan kısa ve yüksek yolu, küçüklüğü ile beraber manen kainat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver bir akla, selim ve nurani bir kalbe sahib, dellal-ı Kur’an Said’in bir vekili, belki manen aynı hükmüne geçen bir zata ve onun sohbetine mütevakkıftır. Hz.Üstad’dan sonra tabi olunacak bir zat yoktur ve gelmez deyip kendi başına seyyare olanlar, bu kısa tarikın Hz.Üstad ile başlayıp bittiğini söylemiş oluyorlar, yani bu baki hakikatları fani bir şahsiyet üzerine bina etmiş olduklarının farkında değiller. Zira gökteki güneşin bekasının alameti zaman nehrinde akıp giden ayinelerde sürekli temessül etmesidir. Yani, üstad-misal zatların mevcudiyetlerinin devam etmesidir.    Ey kardeş! Muhtemelen Hz.Üstad hayatta olsaydı ona tereddütsüz bağlanırdım diyorsun!... Kusura bakma ama değil Üstad, daha ilerisine yetişseydin sen yine hiç kimseye bağlanamazdın. Zira O yerlere göklere sığıştıramadığın, medhetmek için kelime bulamadığın Hz.Üstad (ra), “benden sonra hayrulhalef olarak, bir varis-i hakiki vazifesini tam yerine getirecek ” dediği ve hatta daha hayatında iken maddi-manevi bütün işlerini ve hizmetlerini kendilerine bıraktığı erkan ve sahiblerin hangisine bağlandın. Daha senin Üstadım dediğin zatın sözüne itimadın yok. Senin havuzunun kendisi tamamen buz kesmiş, fena sırrını yaşadığını iddia ettiğin herbir kardeşin de o buz havuzunu buz dağı hükmüne getirmiş maalesef.

   Meselemizi bir de Risale-i Nur dairesine yeni gelen ve daire içinde bir mürşid araması gereken talip cihetinden de mütalaa etmekte fayda mülahaza ediyorum. Şöyleki:

   Evvela, Risale-i Nur’a ve içindeki hakikatlara talip olup evvelce bir terbiye altına girmemiş olanların halini Risale-i Nur’un muhtelif yerlerini bir araya getirerek tarif edelim:

16

   “… Evvelâ ve bizzât yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine feda eder. Mabud’a lâyık bir tarzda nefsini medheder. Mabud’a lâyık bir tenzih ile nefsini meayibden tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdi edilen ve Mabud-u Hakikî’nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı, kendi nefsine sarfederek مَنِ اتَّخَذَ اِلهَهُ هَوَيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir… Kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fena ve zevali görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmarenin muktezasıdır. Nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer…”

    Saniyen: Zeylü’l-Habbe’de de gayet mühim bir ikaz var. Şöyle ki:

   “İ’lem Eyyühel-Aziz! Misafir olan bir kimse seferinde çok yerlere, menzillere uğrar, Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur.    Kezalik Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da her birisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ: Bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini farketmeyip andelibden kişnemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle mugalata etmiş olur.”

17

   Şimdi el-insaf ! Evvelki maddede zikrettiğimiz sıfatlara sahib bir insan, kendi nefsiyle mugalata etmekten kendi kendine nasıl kurtulur? Hem malumdur ki, bir kelamın kıymetini tayin eden dört unsurdan ikisi de, muhatab ve gayesidir. Yani kime söylemiş ve niçin söylemiş? Peki, ey kardeş! Mezkur sıfatlara haiz olarak, Risale-i Nur’da, Kur’an namına konuşan Hz.Üstad’ın ifadelerine hangi makam ve rütbe ve hal ve perdeden muhatab olacağız ve bizim için ne manaya gelecek? Her okuduğumuza, her düşündüğümüze, her değerlendirmemize, her bakışımıza, her yaptığımıza müdahale eden ve zikredilen meş’um sıfatlara haiz nefsimizle bunu nasıl tefrik edeceğiz? Seni bilmem, ama ben zanlarla ömrümü geçirmek istemiyorum ! Zira, zanların sekerat vaktinde ve kabirde hiçbir faydası olmayacak…

   Salisen: «...Güneş; kayıdsız nuru, maddesiz aksi vâsıtasıyla sana senin gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyed olduğun için ondan gâyet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıdlardan tecerrüd etmek,  çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdetâ, mânen yer kadar büyüyüp kamer kadar yükselip sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin...» (16.Söz 1.Şua)

18

   Peki, cezb ve lutuf olmazsa binler seneye ihtiyaç olan uzun yolda, yanlışa  düşmeden  bu kadar çok kayıdlardan ve merâtibden nasıl geçilir?  Zikrettiğimiz hususiyetleri ile görüldüğü üzere, nefis, kendi ilâhlığı husûsunda tam bir tevhîd üzere. Yâni, kendi ilâhlığından başka hiçbir ilâhı kabûl edecek bir hâli bulunmuyor. Evet Zeyl’de « tezkiyesi, tathîri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir » şeklinde bir reçete veriliyor. Fakat bunun tatbîki nasıl olacak? Zîrâ, kendini beğenen, kendine güvenen, kendini gören, herdâim kendini müdâfaa eden, hiçbir kusûru, hatâyı kendine kabûl etmeyen, ilâhlığından ta’viz vermeyen, Allah’ı tanımayan, bilmeyen, anlamayan ve anlamak da istemeyen, mevcûdâta cehl-i mürekkeble ve mânâ-yı ismiyle bakan, yeryüzünde kendinden bir adım ileride olabilecek birisinin varlığını kabul edemeyen, her müsbet işde kendine bir hisse çıkaran, ancak gördüğüne inanan ve gördüğünden müteessir olan ve hazır lezzete mübtelâ olan nefis, kendi kendini nasıl itlâf edebilir, nasıl hiçliğe atabilir ve nasıl fânî olur? Bu husûsta yapacağı herbir işi, müsbet gözüken herbir hareketi, onun varlığını, enâniyetini kuvvetlendirmekten başka ne işe yarar? Bunun için sâhib olduğu her bir ma’lûmât onun cehlini artırmaktan başka ne faydası olabilir? Öyleyse tathîr ve tezkiyesi nasıl olacak, reçete nasıl tatbîk edilecek? Nefs-i emmârenin enâniyeti ve serkeşliği, hakîkat mesleğine göre nasıl kırılacak?

   Rabian: Yukarıda zikrettiğimiz müşkiller yetmiyormuş gibi, bir de 24.Söz’ün 2.Dalı’nda şu hususlar emrediliyor : “İnsan çendan bütün esmaya mazhar ve bütün kemalâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder. Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe’ olamıyor. Hem esmanın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet ve zılliyet ve asliyet itibariyle cilve-i esma, başka başka suret alıyor. Bazı istidad, cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O istidadda onun hükmü hükümran oluyor.”

19

   Ey mürşid ve mürşidlik müessesini kabul etmeyenler! Eğer aklınız, vicdanınız, kalbiniz bütün bütün körelmediyse kendinizi ve ders vermeye kalkıştığınız, iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı ve hakikat mesleğini taharri etmeye çalışan insanları, onları kurtarayım derken nasıl cehennemî bir hal içine attığınızı görürsünüz inşaallah.

   Neyse deyip sözü burada bitirelim… Söz uzadıkça uzayacak… Asıl maksadımız İhlas Risalesi’nde emredilen fenafilihvanın anlaşılması idi. Fakat orada beyan edildiği üzere ıstılahi bir tabir olduğu için, fenafişşeyhi izah eden onlarca-yüzlerce cilt eser olması gibi fenafilihvanın da tafsilatı uzun olur. Başta dediğimiz gibi tafsilatını başka bir vakte bırakarak mukaddeme hükmünde ve dairemizde mürşid lüzumiyetine dair bu mütalaamızla şimdilik iktifa edelim. Vesselam…

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...