Bir Sır Ki : Bahası Candır

basak copyEy uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalâlete düşer, boğulursunuz.

 

Bir sır ki : Bahası candır

Aziz ve muhterem kardeşim,

Fenâ-fi’l-ihvan hakikatinin Risale-i Nur’daki ehemmiyetli mevkiine münasib bir ağırlıkla izahı, elbette bizim boyumuzu çok aşan bir meseledir. İrtibatta ifrat ediniz hakikati, rabıtayı kesin bir dille bizlere emrediyor. Rabıta, imtizaçkârâne bir ittihaddır ki; bunun da Barla Lahikası’nda emredildiği malumdur. İmtizaç ise bir nev’î ihtiraktır. İki hareketin bir olup bir hareketin hararete inkılâb etmesidir. İşte bu kimyevî hal değişimidir ki, eneleri yok eder, hizmette matlub olan vaziyeti almayı doğurur, meydana gelen hararet şevk verir, kuvvet verir. Hedefe götüren matiye ise, işte bu enerjidir. İfrattan tefritten muhafaza eden muvazene kuvveti, manevi hayatın kazanılması meselesi, hayvaniyetten çıkıp insaniyete geçmek, kalb ve ruhun derece-i hayatına girmek, hülasa mesleğimizde hayra matuf ne varsa, ona kavuşmanın yolu, fenâ-fi’l-ihvan sırrının anlaşılmasına bağlıdır. Bu hususu gücümüz nisbetinde geçen mektupta sizlere arz etmiştik.

Bu mukaddemeden sonra sizlere arz edeceğimiz husus şudur: Geçen mektupta «fenâ-fi’ş-şeyh olmayan bir müridin fenâ-fi’r-resul ve fenafillah makamlarına terakki edemeyeceği gibi, fenâ-fi’l-ihvan hakikatinin sırrını anlamayanların da Risale-i Nur’daki maksud damına çıkmada bir milimetre yol alabileceklerine kani değilim» diye bir tabir geçmişti. İşte bu mektubumuzda lütf-u İlahi ile, “Maksud damı nedir? Oraya çıkmanın Risale-i Nur’daki yolları nelerdir?” bu husustaki anladıklarımızı size arz etmeyi düşünüyorum. Muvaffakiyet Allah’tandır (C.C) .

«Kardeşlerim bugünlerde biri Risale-i Nur talebelerine, diğeri bana ait iki mesele ihtar edildi. Ehemmiyetine binaen yazıyorum.

Birinci mesele: Birinci Şua’da iki-üç ayatın işaratında, Risale-i Nur’un sadık talebeleri imanla kabre gireceklerine ve ehl-i cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim. Çoktan beri muntazırdım. Lillahilhamd iki emare birden kalbime geldi:

Birinci Emare: İman-ı tahkikî ilme’l-yakinden hakka’l-yakine yaklaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki; “sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir.” Bu nev’i iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor, belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki; şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor. Bu iman-ı tahkikînin vusûlüne vesile olan bir yolu, velayet-i kamile ile keşf ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhudîdir.

İkinci yol: İman-ı bil-gayb cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle, bürhanî ve Kur’an’î bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakin derecesinde bir kuvvet ile zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakin ile hakaik-ı imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol; Risaletü'n-Nur’un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikatı olduğunu has talebeleri görüyorlar.» (Kastamonu Lahikası)

Bu mübarek mektuptan anlaşılan odur ki; sekerat vaktinde şeytanın vesvesesinden kurtulmanın çare-i yegânesi imanı hakka’l-yakine terakki ettirmektir. Bu mektupla birlikte Risale-i Nur’un bir çok yerlerinde bu manaya delalet eden kısımların olduğu malumlarınızdır. Hz. Üstad’ın (R.A) “evet bu cihan harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hakimiyet-i amme davasından daha ehemmiyetli bir dava herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dava açılmış ki; her adamın eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti olsa ve aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için bila tereddüt sarfedecek” buyurduğu mühim dava işte bu davadır. Ve Asa-yı Musa’nın bu dördüncü meselesinde devam ile “hatta ehl-i keşf ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmişler, ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?” buyurulmaktadır.

Kardaşım bu meseleye Hz. Üstad’ın (R.A) nazarıyla bu derece ehemmiyet atfetmek lazım gelirken acaba bizler hangi noktadayız? Acaba Risalelerle münasebet peyda eden herkes hemen bu neticeyi garantiliyor mu ki bu kadar huzur içerisinde kabre, dünyanın tanzimine, Avrupa’nın bize göre modeli olan görenek modellerine dalmış gidiyoruz. Evlerimizde çeşitli oyun aletleri, Avrupaî koltuklar, yemekte israf, giymekte israf, zamanda israf. Kendi kafamızdan bulduğumuz hizmet metodlarıyla alemi ıslaha çalışmak, bu olmadı yeni baştan bir metod geliştirmek, daha yenisi ve daha yenisi… Fakat bir şartla ki Risale-i Nur’un metoduna asla yanaşmamak… Peki bu halimizle mi imanda hakka’l-yakin mertebesine çıkacağız. Risale-i Nur’la en çok uğraşmış, kendisine mahsus hizmet daireleri açmış olanlarımız, kendi kendilerine kafi geldiklerinin vehmi içerisinde, dairemiz içerisinde asla başkasının kemalatına tenezzül etmez bir gururun içerisinde bocalarken, mübtedilerimiz de Risale-i Nur’un hizmeti böyle olur zannıyla daha daireye girmeden daireyi kaybediyor. Bilmiyorum ki yanlışı öğretmek mi? Yoksa sükutu iltizam etmek mi? Yani diller doğruyu söylerken haller söyleneni tekzib ediyorsa, acaba mübtedi üzerinde hangisi daha müessir olur? Söz mü? Hal mi?

Neyse biz meselemize dönelim...

Madem medar-ı nazar hakka’l-yakin mertebesidir, ondan aşağı olan ayne’l-yakin ve ilme’l-yakin için imanlı gitmek saadetine garanti verilmemiştir. O halde bu yakin meselesi üzerinde biraz duralım. Evvela anlayalım; ilme’l-yakin, ayne’l-yakin, hakka’l-yakin nedir?

Silsile-i Nakşi’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam Rabbani (R.A) bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Sübhan Hakk’ın zatına karşı ilme’l-yakin, yüce mukaddes Allah’ın kudretine delalet eden ayetleri şuhuddan ibarettir. Bu şuhud için seyr-i afaki denir. Amma zatî olan şuhud ve huzur bunlardan hiçbiri, seyr-i enfüsîden başkasında mutasavver değildir. Salikin nefsinden başka yerde de olmaz. Kendi haricinde müşahede ettiği, yüce Hakk’ın zatına delâlet eden eserler ve delillerdir. O yüce Sultan’ın kendi müşahedesi değildir. Hissî ve misali suretlerdeki tecelliler, keza nurların hicabında bulunan tecelliler hep ilme’l-yakine dahildir. Amma hangi suret olursa olsun, hangi nur olursa olsun. Ve o nur mükeyyef, mülevven, mütenahi olsun veya olmasın, kainatı da muhit olsun veya olmasın. Böyle bir müşahede, esas maksuttan haber vermediği gibi O’nun huzurunu da getirmez.

Hiç şübhe edilmeye ki; dumanın ve sıcaklığın bulunması, ateşin varlığına delalet eder. Böyle bir şuhud dahi ilim dairesinden çıkmaz. Ayne’l-yakini ifade etmediği gibi salikin vücudunu dahi ifnâ etmez.

Ayne’l-yakin, yakini ilimle malum olduktan sonra, Sübhan Hakk’ın şuhudundan ibarettir. Böyle bir şuhud dahi salikin fena bulmasını gerektirir. Bu şuhudun ağır basması halinde, O’nun taayyünü tamamen mütelaşi olur, şuhud gözünde, kendisinden eser kalmaz. Şuhudda fani ve müstehlik olur.

Bu Taife-i Aliyye katında, bu şuhud şöyle tabir edilir:

Marifet…

Hakka’l-yakine gelince… Bu dahi Sübhan Hakk’ı taayyünün kalkmasından sonra müşahededen ibarettir; hem de müteayyinin dahi izmihlâlinden sonra.. Ve.. bu: Hakk’ı Hak ile müşahededir; kendisi ile değil. Zira Sübhan Hakk’ın ihsanlarını, ancak O’nun taşıyıcıları alabilir.” (Mektubat-ı Rabbani 277. Mektub)

Geçen mektubumuzda bahsedildiği gibi, tekrar ediyorum ki; ilim yakin değildir. Dikkat etmek lazımdır. Peki bizde yakîn hasıl olmuş mudur, bunu nasıl bileceğiz?

Hasan Basri Çantay merhumun Meal-i Kerim’inde şöyle buyuruyor:

Yakinin en azı bile kalbe ulaşınca onu nurla doldurur. Ondan her şeyi, her sevgiyi süpürüp çıkarır. O yalnız şükür ile, Allah korkusu ile dolar.

Yakinin kokusunu koklamak her kalbe haramdır. Çünkü kalbde Allah’tan başkasına karşı sükun bulunur…” (el-Vakıa)

Dünyayı kesben değil kalben terk etmenin ehemmiyetine dair delil ve bürhanlarla, Risale-i Nur baştan başa örülmüş vaziyettedir. Herkes kendi kalbine dikkat etse, anlar, kesben mi yoksa kalben mi dünyaya bağlıdır. Mesela: Yakin mertebelerinde ilerleyip imanını zayi etmekten kurtarmanın cehd ve gayreti mi kendisine daha sevimlidir, yoksa madde peşinde koşmak mı daha sevimlidir? Mevcudata mana-i ismiyle mi bakıyor, yoksa mana-i harfiyle mi bakıyor? Otuzikinci Söz’deki muhabbet meselesinde kendisini yoklasın, ölçüye vursun bakalım; muhabbetleri Allah hesabına mıdır, yoksa nefsi hesabına mıdır? Değil Avrupai bir hayat standardını evinde yaşayan hizmet önderlerine, bunlardan daha ileride görünen zatların dahi dershane işgallerine, birbirlerini boykotlarına ve daha nelerine nelerine bakılırsa insan gayr-i ihtiyari : “Bu hış-hış kalbin, yakin neresine doğabilir?” diye kendi kendine sormak ihtiyacını hissediyor. Rabbim bizi yakinsiz kalp taşımak belasına uğratmasın. Amin !..

Bazen lügatlerin : “Dumanı görmek ilme’l-yakin, ateşi görmek ayne’l-yakin, gidip ateşin vasıflarını görmek ise hakka'l-yakindir“ gibi tarifleri çok sathidir ve Risale-i Nur’daki derunî manaların karşılığı olmaktan çok uzaktır.

Bir Risale-i Nur talebesi kalbinden masiva namına ne varsa nefyetse ve Risale-i Nur’dan aldığı bürhan ve delillerle yakin hasıl etse ve bir ömür boyu da bunu terakki ettirse, bu nihaî noktadaki yakinin adı, başlangıçtakinin aynı olarak ilme’l-yakindir. İlme’l-yakin bir kademe değildir, nihayetsiz mertebeleri vardır. Bu Hulusi'den (K.S) aldığımız dersler arasındadır. İnsan kendi kendisine ayne’l-yakine terakki edemez. Zira ayne’l-yakin fena bulma makamıdır. Orada varlıktan eser olmayacak. Mesleğimiz itibariyle fena-fi’l-ihvan hakikatini anlayıp dairemiz içerisindeki icazetli ve tasdikat sahibi zatlardan birisinde fani olmayan bir nur talebesinin en son varacağı nokta ilme’l-yakindir. Ki burada huzur yoktur. Huzur devleti ayne’l-yakinde başlar…

Ayne’l-yakin şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile idrak edilir.“ (3.Telvih)

Ayne’l-yakin iman-ı billahtan marifetullaha geçiştir. O halde marifetullaha geçişin kapısı fena-fi’l-ihvandır. Denizli Hapishanesi’nde bir araya gelen otuz erkandan birisinde fani olmaktır. Burada şunu diyebiliz ki : Bir bakıma marifetullah, marifet-i ihvandır. Cenab-ı Hak bir kimseye terakki kapısını açacaksa (murad etmişse); evvela, kendisine dairemiz içerisindeki bir kamilin kapısını açar. O da kendisini o kamilde yok eder. Bu suretle huzura girer ve marifetullahda yol almaya başlar. Muhabbetullaha ve lezzet-i ruhaniye mertebelerine izn-i İlahi ve tasarruf-u kamil ile terakki eder. Rabbim bizden lütfunu esirgemesin. Amin !... İşte bu mertebedir ki : İmanlar burada biiznillah mahfuz kalıyor, şeytanın mekrinden emin oluyor.

Şimdi işi başka bir cihetten ele alalım:

«Velayet üç kısımdır : Biri velayet-i suğra ki meşhur velayettir, biri velayet-i vusta, biri velayet-i kübradır. Velayet-i kübra ise : Veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır. » ( 5. Mektup )

Burada emredilen velayet-i suğra, velayet-i vusta ve velayet-i kübra birbirinden ayrı ve birer müstakil mefhum değildir. Birbirinin devamı mahiyetindedirler. Yine İmam Rabbani (R.A) Hz.’lerinin izahlarından anlıyoruz ki : Nakşibendi tarikatındaki hatvelerin enfüste tertib ve tafsil üzere tekmilinden sonra bunların alem-i kebirdeki asıllarında; kalbin mukabili olan arştan başlamak üzere, onun üzerinde ruhun mukabili, onun üzerinde sırrın mukabili ve hakeza yine tertip ve tafsil üzere seyrini tamamlarsa bu zat, velayet-i suğrayı bitirmiş olur. Aynı şeylerin esma ve sıfat dairesindeki seyrini de Allah’ın lütfu ve şeyhin tasarrufu ile ikmal eder, nebilerin velayeti olan velayet-i kübraya adım atarsa bu takdirde velayet-i vustayı da bitirmiş olur. Bu velayet-i suğra ve velayet-i vustanın ikmali için tayin edilen müddet, İmam Rabbani (R.A) Hz.lerine göre dokuzyüz ( 900 ) senedir. Hz. Bediüzzaman’a ( R.A) göre ise 16. Söz’de emrettiği gibi, cezb ve lütuf olmazsa binlerce senedir. İşte ancak bundan sonradır ki velayet-i kübraya adım atabilir. Hakikat-i hal bu iken, bizlerin mahza lütuf ve kerem eseri olarak doğrudan doğruya velayet-i kübra mertebelerine adım atmamız nasıl olacak? İslamiyetin başlangıcındaki esaslarıyla sonunda da ihyasına mazhar olan Üstadımız bu hususta bizlere ne gibi şartlar koşuyor, gücümüz nisbetinde anlatmaya çalışalım.

« Sahabelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve keramet onda az görünür.

Hem evliyanın kerametleri ise, ekserisi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlâhî olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de, seyr ü sülûk zamanında tarikat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.

Sahabeler ise, sohbet-i nübüvvetin in'ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksiriyle, tarikatteki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki leyle-i kadre ulaşmak için iki yol var:

Biri, bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarikatin çoğu bununla gider.

İkincisi, zamanla mukayyed olan cism-i maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip, dün geceki leyle-i kadri öbür gün leyle-i îd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyed değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir; başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.» (15. Mektup)

Bu mübarek mektuptan aldığımız ders şudur:  

Velâyet-i kübra asaleten enbiyanın (a.s) ve sahabelerin (r.a) velâyeti olup gölgesiz ve halistir. Sohbette insibağ ve in’ikas hasiyeti bulunduğundan sohbet-i Nebevî (a.s.m.) ile sahabe-i kiram hazeratı bir anda zahirden hakikate geçerlerdi. Bizler ise ancak mertebe-i ruha çıktıktan sonra bu devlet ile müşerref olabileceğiz. Bizim durumumuzda olanlar için iki yoldan başkası görünmüyor. Ya üveysî bir tarzda bizzat Hz. Üstad’dan feyz alıp O’nunla huzur kesb edip yakazaten (uyanık halde) sohbetine müşerref olarak, mertebe-i ruha çıkarak velayet-i kübraya adım atacağız. Görülüyor ki; işimiz çok kolay olmakla beraber çok zordur. Yolumuz bildiğimizden de yakın, aynı zamanda tasavvur ettiğimizden de çok uzaktır. Bütün mesele kafa fenerini yere çarpıp, enaniyetten teberri edip, şu küre-i arz üzerinde kendisinden daha üstününün bulunabileceğini nefis efendiye kabul ettirmeye kalıyor. Zaten gafletle huzurun arasındaki mesafe ne kadardır ki oradan oraya geçmenin hepsi bir niyet ve bir cehdden ibarettir. Rabbim bizi mahrumlardan etmesin. Amin.. Amin.. Amin… 

Bu kamili (r.a.) bulmak mükellefiyeti; elbette her kademe nur talebesine mahsus bir mükellefiyet değildir. Fakat kendisi abi mevkiinde bir hizmet halkası kurup birçok talebeleri etrafında gezdiren birisine her halde böyle bir mükellefiyet adeta farz-ı ayn olarak lazım değil midir? Ta ki talebeleri iman-ı billahtan marifetullaha ve daha ilerisine terakki ettirecek bir himmet ve feyze mazhar olabilsin. Böyle bir mükellefiyeti hissetmeyen ve kendisini nihai merci tayin edip eserlerde geleceği kesin ifadelerle müjdelenen kamili (r.a.) hiç olmazsa niyeten kabul edip manevi bir rabıta içine girmeyen birisi, her halde Hazret-i Üstad’ımızın (r.a.) tarif ettiği abi değildir. Olsa olsa ya ağa ya da beydir. Yani derebeyi manasında… Cenab-ı Hak bizleri ve bütün kardeşlerimizi böylesi çukurlara sukuttan muhafaza buyursun. Amin! 

Ne garip bir cilvedir: Dağdaki çoban, şehirdeki efe geldi, mehdiyet hareketini tanıdı boyun kesti de, kürsüdeki vaiz, makamdaki müftü mahrum kaldı. Öyle zannediyorum ki; Risale-i Nur’un okuma gösterişinden geçip özüne nüfuz edemeyen çoklarımıza da Risale-i Nur’lar bir perde olacak ve maksud damına çıkmamıza bir engel olacaktır. «Hem iman, yalnız ilimle değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasıl ki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif asaba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hakeza… letaif kendisine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır.» (26. Mektup 4. Mebhas)» 

«Madem dünya hayatı ve cismani yaşayış ve hayvani hayat böyledir: Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir hayat, bir alem-i nur bulursun.» (17. Lem’a) 

Şimdi akla gelir; “NE MALUM Kİ BİZ DERECE-İ RUHA ÇIKMADIK?” Dinleyelim:

«Cismin bekâsı, hayatı ve vücudu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğunu ve mazi ve müstakbeli ma’dum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonrası zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel seneler sonraki bir daire-i azime, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir.» (3. Lem’a)

Yalnız şu kadarını arz edeyim ki bu hayata dahil olan genişleme yakazatendir. Yoksa rüya ile, hayal ile, zan ile değildir. Bunların bizim meslekte yerleri hemen hemen yok gibidir.

Hayatını ruh mertebesine çıkararak, bir kuvve-i kudsiyye ile zamanın fevkine çıkıp dünü bugün gibi hazır görerek, kırk dakikada zahirden hakikate geçen kardeşlerimize bu sırları mübarek olsun. Cenab-ı Hak bizleri de onların feyizleriyle feyizlendirsin.

Bu makama çıkamamış olan bizler gibi kardeşlerimize ise evvel-ahir tavsiyemiz; dairemiz içerisinde kendilerini terakki ettirebilecek bir kâmili bulup onda fâni olmalarıdır.

Fenâ-fi’l-ihvan hakikatini yaşayıp yaşamadığımızın ölçüsünü yine İmam Rabbani’nin (r.a.) bir tarifinde şöyle okuyoruz: «Sevilen zat, sevenin boğazını bıçakla kesmeyi emretse, onun her uzvu parça parça edilip birini diğerinden ayırsa… seven kimse bu durumu: Aynen kendisinin hatası bilir; aynen felahı tasavvur eder.» (346. Mektub)

«Kendi hayat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve fikriyatıyla aynen yaşamaktır» tarifi yukarıdaki ibarenin kanunlaşmış şekli değil midir?

Biraz da bizi bu nübüvvet kemalâtına çıkaracak olan Risale-i Nur’un Aczmendî tarikatından bahsedelim. Yanlışlarımızın afvını intizar ederek;

«Cenab-ı Hakk’a vasıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’an’dan alınmıştır. Fakat tariklerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kasır fehmimle Kur’an’dan istifade ettiğim acz ve fakr ve şefkât ve tefekkür tarikıdır. Şu tarik, hafî tarikler misüllü “letaif-i aşere” gibi on hatve değil ve tarik-i cehriyye gibi “nüfus-u seb'â” yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki “dört hatveden” ibarettir. Takikattan ziyade hakikattır, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın acz ve fakr ve kusurunu Cenab-ı Hakk’a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak ve halka göstermek değildir. Şu kısa tarikın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraiz-i işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.» (26.Söz-Zeyl)

Evvelâ; fevkalâde yanlış bir telâkki ile ve Risale-i Nur’un gerek beyanına ve gerek mana ve ruhuna tamamıyla zıd olan, bir kısım nur talebelerindeki tarikat aleyhdarlığı haletinin izalesi lazımdır. Zira Risale-i Nur dairesi de bir tarikattır. Tarik yol demektir. Biz yolsuz değiliz ki yolu olanları beğenmeyelim. Belki Risale-i Nur, hafi tarikler misali on hatve ve cehri tariklerdeki yedi hatve değil, yalnız dört hatvede saliklerini nübüvvet kemâlâtına kavuşturan ve velâyet-i kübraya mazhar eden bir tariktir. “Tarikattan ziyade hakikattır, şeriattır” emrinin manası anladığımız kadarıyla şudur:

 

 

Tarikat – hakikat - şeriat birbirinden kopuk ayrı ayrı şeyler değildir. Kemâlat yolunda imanını kurtarmak isteyen bir salik evvela tarikata girer. Fikir ve emre imtisal ve bir kâmilin terbiyesinde enfüsi ve afaki seyrini bitirip bu seyrin hakikatı olan esma ve sıfat dairesine geçerse, o zaman o salik tarikattan hakikata geçmiş olur. Hakikatta da, yani esma ve sıfatta da seyrini bitirirse, gölgesiz hakikâta geçer ki bunun adı da şeriâttır.

 

Tarikatte zikir esastır. Hakikatte huzur esastır. Bunlar birbirinden ayrı değil, birbirinin nakızı değil, birbirinin devamıdırlar. Bu tabirden şu emsalsiz müjdeyi anlıyoruz ki: Risale-i Nur, şu perişan ve şaşkın asırda ve kısılmış zaman mefhumunda, seriüsseyr olan şu zamanın evladına, tarikat seyrini yaptırmadan doğrudan doğruya hakikata, oradan da şeriata geçirecek keskin bir yolu Kur’an’dan bulmuş, çıkarmıştır. Yoksa –haşa- başıboşluğu ve herkesin anladığı kendisine yeter, diğerini tanımaya mecbur değil gibi bir yolsuzluğu ikame etmiş değildir. –Bin defa haşa- demek ki; Risale-i Nur’un mesleği olan hakikat, huzur makamıdır. Yani Allah (C.C) ile huzur. Bu devleti bulmanın kapısı ise; evvela, fena-fi’l-ihvandan ve saniyen, fena-fi’r-resulden geçer. Yani bizde yol budur: Fena-fi’l-ihvan, fena-fi’r-resul ve fenafillah. Rabbim müyesser ede. Bediüzzaman (ra) üveysîdir. Üveysîlik bir meşrebdir. Bu meşrebde terbiye ruhanidir. Mesafe, zaman ve mekan mefhumları bahse konu değildir. Bu bahası can olan meşreb devam ediyor. Binaenaleyh suret-i faniyeden ve kendinden geçebilen ve kamilde fani olan, ruhani terbiye ve takviye ile şeriat dairesine yani velayet-i kübraya ayak basabilir. Yoksa bu işler o kadar kıymetsiz ve mebzul olup yola atılmış değildir. Şunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıdır ki: Cenab-ı Hak bizim yaptığımız nurculuktan da, ibadetten de, hizmetten de, her şeyden ve her şeyden de müstağnidir. O halde aklı başa alıp şöyle bir düşünmekte ve kendine gelmekte faide vardır. Hakikat zannıyla suretle avunmak hiçbir kimseye faide getirmez. İmanın sureti ne aynelyakindir ne de hakkal yakindir.

 

                Ayrı bir husus var ki, onu da söylemeden geçmeyelim. Tarikat dairesinin tayyı ile doğrudan doğruya hakikatten başlamanın mükellefiyeti ve ciddiyeti elbette daha fazla olmak gerektir. Liseyi okumadan üniversiteye kabul edilenin yükü diğerlerine göre daha ağırdır. Onun daha çok çalışmasında mecburiyet vardır. Yoksa ben doğrudan doğruya üniversiteye geçtim deyip, keyfe mâyeşâ hareket akıl kârı değildir. Bu hususu aklımızın erdiği kadar açmaya çalışalım:

 

“Şu kısa tarikın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa namazı tadil-i erkan ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” (Yirmi Altıncı Söz - Zeyl)

 

Şimdi bu emredilen evradımız üzerinde biraz duralım:

 

                İttiba-ı Sünnet: Evradımızın birincisi. Öyle bir evrad ki, günün her saatinde, her anında, yatarken, konuşurken, yerken, içerken, çalışırken hulasa günlük tüm hayatımızda evrad okumak ciddiyetinde sünnet-i seniyye adabına dikkat etmek… Zaruret haline gelir ki, yapılacak hareketleri bilmek için fevkalade bir siyer-i seniyye ilmine malik olalım. Sünnet-i seniyye denince, yalnız yemeğe başlarken elleri yıkamak ve yatarken sağ yanı üzerinde yatmak değildir. “Sünnet-i seniyyenin her bir nevine tamamen bilfiil ittiba etmek ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur.” (11. Lem’a) İşte en kolayından en zoruna kadar meydanı açık bir evrad. Belli bir zaman ve mekana bağlı olmadan her an ve her saniye huzur icâb ettiren bir evrad. Acaba bu çok mu kolayımıza geliyor?

 

                Feraizi işlemek: Evradımızın ikincisi. Başta namazı ele alalım. Hurma çekirdeğinden ta meyvedar hurma ağacına kadar mertebeleri bulunan ve “Allahu ekber” deyip manen, hayalen veya niyeten iki cihandan geçip kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllinin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp bir nevi huzura müşerref olup “iyyake na’budü” hitabına (herkesin kabiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet-i azimedir.” (16.Söz) Bu mu çok kolay? Acaba hakkalyakine çıkana hangi namazı kılmak uygun düşer.

 

                Feraizin diğerlerini de Risale-i Nurların beyan ve izah ettikleri tarzda ele alsak aynı neticeleri apaçık göreceğiz. Tarikatta feraizi kemal üzere yaptırabilmek için talim edilen evrad ve ezkâr bizde tayyedilerek, doğrudan doğruya o feraizin kemal üzere yapılmasıyla mükellef kılınmışız. Teemmel!

 

                Kebairi terk etmek: Kebair denilince aklımıza katl, zina vesaire geliyor. Evet bunlar kebairdendir. Evvela bunları işlememek. Sonra… Sonra da her mesleğin o meslekten olan kebirelerini işlememek. Mesela: İmam-ı Rabbani (ra) hazretleri buyuruyor ki: “Fakirin tarikında uzun emel küfürdür”. Şimdi bu tarikata dahil olan birisi meşhur kebireleri işlemeyip uzun emel beslese acaba o takdirde affa mazhar olur mu? Mesela: Risale-i Nur mesleğinde “küçük alemde ene, büyük alemde tabiat gibi tağutlardandır” buyurulduktan sonra, enesini bırakmayanın meşhur kebireleri işlememesi kendini kurtarır mı? Hurdacı kantarına on kilo atarsın kantarın topu ya oynar ya oynamaz. Kuyumcu terazisine bir gram yahut yarım gram atıldığında bütün cihazatıyla adeta zelzeleye tutulur, aşağı iner, yukarı çıkar. Hedef hakkalyakine varmak olduğuna göre hangi teraziyi elde tutalım?

 

                Maksadımız işi zorlaştırmak değildir. Maksadımız: İlmelyakini beğenmeyip hakkalyakinde kendilerine makam tahsis edip cennetin anahtarını ceplerine koymuşlar gibi layüs’el hareket eden ve büyük küçük tanımaz olanlara durumu anlatmaktır. Nasip varsa! Yoksa ne diyelim?!

 

                Bu mübarek zeylden aldığımız dersi biraz ilerletelim. Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür. Şimdi sırayla acz meselesini ele alalım:

 

Bir insanın ben aciz olayım deyip niyet etmesiyle acz yolunda muvaffak olunur mu? Ben aciz olayım dediği anda acz denilen şeyi yapmak için iktidar göstermiş olmuyor mu?

 

                Niyet ile fakr olur mu? Niyet ile üzüntü, niyet ile ferah, niyet ile ihlas olmadığı malum. Belki niyet bu mefhumların aksini iktiza eder. Öyle ise gayet kesin olarak diyebiliriz ki niyet ile acz de olmaz, niyet ile fakr da olmaz, şefkat de olmaz, tefekkür de olamaz. Halbuki insanın elinde niyetten başka hiçbir şeyi de yoktur. O halde başından sonuna kadar lütf-u İlahiyeye vâbeste olan bu meziyetlerin bizde karar kılması iki ihtimalden biriyle kaimdir.

 

                Birisi: Bizler müntehab zatlardan olacağız. Doğrudan doğruya cezb-i ilahi ile ve başkasının tavassutuna lüzum olmadan Cenab-ı Hakk’ın indinde matlub vaziyet ne ise o hali ihtiyarsız kesbedeceğiz. Tıpkı Hazret-i Üstadımız’ın üç ayda zahir ve batın bütün ulûma vakıf olduğu gibi veya İmam-ı Rabbani (ra) gibi iki buçuk ayda seyr-i sülûkünü bitirdiği gibi. Bu yol vazifeli zevata mahsustur. Her asırda bir tane, iki tane veya birkaç tane olurlar. Böylesine ne diyebiliriz. Allah himmetlerinden mahrum etmesin.

 

                İkincisi: Bizim gibi avamlıktan kurtulup imanını hakkal yakine çıkarmak için gayret sarf eden, himmet dilenen, boyun bükenlere gelince: Bunlara lazımdır ki müntehab zatlardan birinde fani olsun, onun himmet ve bereketiyle aczi de, fakrı da, şefkati de, tefekkürü de kemaliyle yapabilsin. Yoksa acz çeşmesine giderken varlık çukuruna düşer, fakr servetine giderken ucb sefaletine yuvarlanır, şefkati nefsine, tefekkürü de enesine hâdim ve hizmetkar olur. Rabbim bizleri muhafaza buyursun. Amin!

 

                Kardaşım sözü çok uzattık. Bu ve bundan evvel yazılan beş mektub, içerisindeki büyüklerin mübarek ibareleri çıkardıktan sonra deli saçmaları deyip çöp sepetine atılsa tam lâyıkıdır. Yalnız bu altı mektubtan çıkan bir feryad vardır ki; eğer o anlaşılmazsa, anlaşılmadıysa işte o zaman vâesefâ vâhasretâ derim. O feryad da şudur: “Ey Risale-i Nur’a midesiyle veya enesiyle veya şöhretiyle veya maddesiyle bağlı olmayanlar. Bu mukaddes Kur’an hizmeti Hz. Üstadımız’ın vefatından sonra iman ve Kur’an düşmanlarının tuzağına düşürülmüştür. Neredesiniz? Bu sakîm gidişe nasıl seyirci kalıyorsunuz, imanlarınızı kurtaran bu mübarek eserlerin sizin üzerinizde hiç mi hakları yoktur? Bu en muhtaç zamanda merdane bir hamle ile bu eser-i âlişanı, bu düşman tuzağından kurtarmaya niçin say etmezsiniz?” diye bağırıyorum. Feryatta belâgat, fesâhât, nizâm, intizâm aranmaz. Hatta ne dediğine de bakılmaz, sadece bir tehlikenin varlığı bu feryattan anlaşılırsa maksad hasıl olmuştur. Ümidim o ki bu feryada kulak verecek ehîl zatlar çıkacaktır.

 

 

قل انماالعلم عندالله                  

 

1986         

 

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...