Risale-i Nur Mesleğinde Zikir

kuranNiyet-i halise ile şeffafiyet peyda eden

bir zikirde veya bir ayette semavat gibi

nurani sevap ve fazilet yerleşebilir.

 

Sana seninle beraber   

  لآ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ  deyip  zikreden geceler

 de gündüzler de ağlar üstadım. 

RİSALE-İ NUR DAİRESİNDE ZİKİR VAR MIDIR?

Muhacir Hafız Ahmed (R.H) Üstad'ı anlatıyor: «Biz gecelerde O'nun yattığını görmedik. Bir gece geç saatlerde uyanmıştım. Baktımki bizim köşk sallanıyor, adeta gidip geliyor. Üstad ise odasında "Ferd'ün-Hayy'un-Kayyum'un-Hakem'ün-Adl'ün-Kuddüs'ün" diye sesli bir şekilde aheste aheste zikrediyor. O, her bir "Ferd'ün-Hayy’un...” dedikçe köşkümüz de adeta O'nun zikrinin ahengine ayak uyduruyormuş gibi, raksa gelip sallanıyordu.» (Mufassal Tarihçe-i Hayat, S.603(Muhacir Hafız Ahmet’in Hatırası))

Ayrıca Hulusi Bey'in bizzat kendi müşahedesine dayanarak anlattığı hatırası da şöyledir: "Ben Eğirdir'de iken Hazret-i Üstad'ı ziyaretlerimden birisinde, bir gece yanında kalmıştım. Hz.Üstad sabahlara kadar uyumadan zikir ve tesbih ettiler.” (Adı geçen eser, S.688)

“Hz. Üstad (R.A) namaz tesbihatlarında kelime-i tevhidi tek başına cehrî yapardı.” (Hacı Hulusi Bey’in sohbetlerinde dinlenilmiştir)

Nefs-i natıkanın en yüksek matlûbu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. O'ndan nur al ki sönmeyesin. O'nun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayatdar olasın. Esma-i ilahiyeden birisinin hayt-ı şuaıyla temessük et ki, adem deryasına düşmeyesin.” (Mesnevi-i Nuriye, Zerre, S.168)

“Cismani ihtiyaçlar vakitlerin ihtilâflarıyla tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanında olur. Gıdaya olan hacet, her günde olur. Ziyâya olan ihtiyaç, alelekser haftada bir defa lazımdır. Ve hâkezâ...Kezâlik mânevi ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her an اللهُ kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit “besmele”ye, her saatte لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ ihtiyaç vardır. Ve hâkezâ." (Mesnevi-i Nuriye, 10. Risale, S.211)

“ ... Ehl-i imânın, hususan ehl-i tarikatın her vakit tekrarla لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ demeleri, tevhidi yâd ve ilân etmeleri gösterir ki: Tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fıtriye ve bir ibâdet-i îmâniyedir.” (7. Şua, 2. Bab, 4Hakikat, S.131)

“O Zât'ın (a.s.m) dâvalarından biri "tevhid"dir. Bu dâvayı tasrih ve ifade eden لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ kelime-i mübârekesidir. O Zat'ın halka-i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar o kelime-i mukaddeseyi rükn-ü îmân ve vird-i zeban etmişlerdir. Demek, o dâvanın hak ve hakikat olduğuna kanaat ve itmi'nan ve iz'anları hâsıl olmuş ki, zaman ve mekâna şâmil bir tarzda, o kelime-i mübâreke, meşrebleri, meslekleri, an'aneleri mütehâlif, mütebayin insanların ağızlarında mevlevîler gibi semavî deveran ve cevelan ediyor.” (Mesnevi-i Nuriye, 1.Reşha)

“Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o alemin anahtarı, mârifetullah ve vahdaniyet sırlarını ifade eden لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir…” (17.Lem’a,14. Nokta, 4. Remiz)

“Bütün evliya ve asfiya, en tatlı zevklerini ve en şirin mânevî rızıklarını kelime-i tevhid olan لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ zikrinde ve tekrarında buluyorlar.” (2.Şua, 1.Makamın 1. Meyvesi)

“Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celbeden muhtelif latifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yâni şuurlara tâbi değildir. مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُ husule gelir. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hali değildir.” ( Mesnevi-i Nuriye, Hubab, S.79)

“Eşyanın esbaba isnadındaki istib'addan ve istiğrâbdan hâsıl olan inkârdan neş'et eden dalâletlerden hasıl olan ızdırabat, bütün akılları, ruhları Vâcibü'l-Vücûd'a firar ve iltica etmeye mecbur eder. Çünkü ancak O'nun kudretiyle, iradesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve O'nun zikriyle kalbler mutmain olurlar. ” (Mesnevi-i Nuriye, Katre, S.52)

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ olan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zeban ettiği zaman, zamanı bir halka-i zikir tahayyül etmekle, o halkanın sağ tarafı olan mazi cihetinde enbiyânın, sol tarafı olan istikbal cihetinde de evliyanın oturup cemâatle zikir ettiklerini ve kendisi de, o cemâat-ı uzmâ içinde bulunarak şu kubbe-i minayı dolduran yüksek, ilâhî ve tatlı sadâlarına iştirak ettiğini tahayyül etsin. Kuvve-i hayaliyesi daha keskin olanlar da kâinat mescidinde bütün masnuatın teşkil ettikleri halka-i zikirlerine girsin, şu fezayı velvelelendiren o sadâları dinlesin.” (Mesnevi-i Nuriye, Katre, S.66)

“Kelime-i tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahazâ, zakir olan zâtta bulunan hasse ve latifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi; onların da, onlara münâsib şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.” (Mesnevi-i Nuriye, Hubab, S.94)

“Tohum olacak bir habbenin kalbi, yâni içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz; ölür gider. Kezâlik, ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, اللهُ اللهُ zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Halık-ı Semavat ve Arz’a isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde ene mahvolur. İşte Nakşîbendîler, zikir hususunda ittihâz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin fethiyle, ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefsin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezalik, Kadiriler de, zikr-i cehrî sayesinde tabiat tâğutlarını târ u mâr etmişlerdir.” (Mesnevi-i Nuriye, Hubab, S.94)

“Kur'ân bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran, sûrelerinde vukua gelen tekrar, belagatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünkü zikir ve duadan maksad sevabtır ve merhamet-i İlâhiyyeyi celbetmektir. Malûmdur ki, bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki o nisbette sevab kazanılsın ve merhamat celbedebilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde tesiri, te’kidi vardır.” (Mesnevi-i Nuriye, 10.Risale, S.210. )

“...Henüz memleketlerinin hapishanelerinde bulunan kardeşlerimizden Kastamonu'dan Mehmed Feyzi ve Sâdık ve Emin ve Hilmi ve İnebolu'dan Ahmed Nazif, Denizli Hapishanesi'ne sevkedildiklerinde şu malûmatı verdiler: "Zelzele tam gece saat sekizde başladı. Bütün arkadaşlar لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ zikrine devam ediyorduk." (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, )

“Evet, ben, "Hülâsat-ül Hülâsa'yı okuduğum zaman, koca kâinat, nazarımda bir halka-i zikir oluyor... Evet, nasıl ki ehl-i tarikat, seyr-i enfüsî ve afakî ile marifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itmi'nanlı yolunu enfüsîde, yâni kalbinde zikr-i hafiyi kalble bulmuşlar.” (Emirdağ L. C.1 S.137)

“Madem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevale maruzdur; elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan rûhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzûrkarâne gafletsiz, masumane eğlenceler sevap cihetiyle baki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki; bayramlarda gaflet istilâ edip gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde, zikrullaha ve şükre çok azîm terğibât vardır.” (28.Lem’a, S.300)

“İşte madem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin aletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir. Elbette ve herhalde o kalbin Fatır'ı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan, bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velayet meratibinde zikr-i İlahi ile tarikat yolunda hakaik-ı imaniyeye teveccüh etmektir.” (29. Mektup, T. Tis’a, 1. Telvih, S.420)

“Bu seyr-ü sülûk-u kalbînin ve hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri, zikr-i İlahi ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehâsini tadat ile bitmez...” (29.Mektup, T. Tis’a, 2.Telvih, S.420)

“...Merkez-i hilafet olan İstanbul'u, beşyüzelli sene bütün âlem-i hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i Islâmiyedeki ehl-i îmânın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde "Allah Allah" diyenlerin kuvvet-i îmâniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş-u huruşlarıdır.” (29. Mektup, T. Tis’a, 3. Telvih, S.421)

“Tarikatta, zikr-i kalbî ile ve tefekkür-ü aklî ile kazandığı teveccüh ve huzur ve kuvvetli niyetler vasıtasıyla âdetlerini ibadet hükmüne çevirmek ve muâmelât-ı dünyeviyesini, a'mâl-i uhreviye hükmüne getirip sermaye-i ömrünü hüsn-ü istimal etmek cihetiyle, ömrünün dakikalarını, hayat-ı ebediyenin sünbüllerini verecek çekirdekler hükmüne getirmektir.” (29. Mektup, T. Tis’a, 9. Telvih, S.431 )

جَدِّدُوا اِيماَنَكُمْ بِلاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti çok Sözler'de zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın her bir ferdinin manen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünkü zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid, bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i âher şeklini giyer. Hem insanda bu teaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir; daima tenevvü ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İmân ise; hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyâsıdır. لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ ise, o nuru açar bir anahtardır. Hem insanda madem nefs, heva ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit îmânını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. Hem, zâhir-i şeriata muhalif düşen ve hatta bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, hergün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır.” (26.Mektup, 4. Mebhas, 4. Mesele, S.308)

“...Mesela: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tâbirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilâvet-i Kur'an ve zikir ve tesbih ve salâvat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek...” (29. Mektup, 2. Kısım, 7. Nükte, S.380)

“Evvelen asl-ı şeriattandır ki, Kur'an kelimâtı ve harfleri Kur'an'dan olmak cihetiyle her birinin on sevabından tut, tâ binler sevaba kadar uhrevî meyveler verir. Gafletle okunsa dahi sevabı var. Fakat sair zikir ve tesbihler hurufatının hususi sevapları Kur'an hurufatına benzemiyor. Gafletle okunsa çoklarının nazarında semere vermiyor. İşte bu kaide-i Şer'iyeye binaen ikibin sekizyüz defa اللهُ اللهُ Kur'an kelimatı olmak cihetiyle söyleyen ve zikreden insan ne kadar feyizli sevaba mazhar olacağı kıyas edilsin. Evet insan bir virdi, Kur'an'dan almalı, bir zikretse Kur'an'ın tayin ettiği adet ile ders almalıdır. Meselâ; Sübhânallah dediği vakit Kur'an kelamı olarak dese hem sevâb-ı Kur'ânîyi hem fazilet-i zikriyeyi alır. لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ Kur'an ayeti cihetiyle dese hem Kur'an'dır, hem zikirdir. Gaflet gelse zarar vermez. O niyet olmazsa zarar vardır.” (Rumuzat-ı Semaniyye, 7.Remzin 2.Parçası)

“İşte, masnûatı yaldızlayan mezâya ve mehâsine ve mevcudatı ışıklandıran letâif ve kemalata karşı "Sübhânallah! Maşâallah! Allahu Ekber!" diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur'an'ın nağamatıyla kâinatı velveleye verdiren; istihsan ve takdir ile tefekkür ve teşhir ile zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşahede O zâttır…” (19. Mektup, S.195.)

“Hakaik-ı eşyanın esmâ-i İlâhiyyeye dayandığını ve istinad ettiğini, belki hakikî hakaik, o esmanın cilveleri olduğunu ve her şeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâni'ini zikir ve tesbih ettiğini anla...” (32. Söz, 3. Mevkıf, 1. Mebhas, S.590.)

“Denizli Hapsi'nden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Oteli'nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet lâtif, tatlı bir surette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbedârâne ve cazibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti.” (11.Şua,1. Mesele, S.219.)

“...Hikmetle tahrik olunan zerratın tahavvülâtını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatta; biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket-i cezbekâranede zikir ve tesbih-i İlahi ile mevlevî gibi zikreden ve deverana kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zu'metmişler.” (30. Söz, 2.Maksad, 1. Nokta, Beşincisi, S.518. )

"Şems, meczub bir serzakirdir. Halka-i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir.” (25.Söz, 2.Şua,1.Lem’a.)

Evet, her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ cümlesini bin defa tekrar ile o değişen perdelerin herbirisine bir لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ ı bir lamba yaptığı gibi...” (25.Söz, Emirdağ Çiçeği, S.428)

“Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük hayvanların kaside-hân enîsleri, gecenin sükûnetinde ve mevcudatın sükûtunda onların tatlı sözlü nutuk-hânlarıdır. Ve o meclis-i halvette olan zikr-i hafinin dairesinde birer kutuptur ki, herbirisi onu dinler; kendi kalbleriyle Fâtır-ı Zülcelâl'lerine bir nevi zikir ve tesbih ederler. Diğer bir kısmı neharidir. Gündüzde ağaçların minberlerinde, bütün zîhayâtların başlarında yaz ve bahar mevsimlerinde yüksek âvâzlarıyla, latif nağamat ile sec'alı tesbihat ile Rahmânirrahim'in rahmetini ilân ediyorlar. Güya bir zikr-i cehri halkasının bir reisi gibi işitenlerin cezbelerini tahrik ediyorlar ki, o vakit işitenlerin herbirisi lisan-ı mahsusuyla ve bir âvaz-ı hususî ile Fâtır-ı Zülcelâl'inin zikrine başlar. Demek, her bir nevi mevcudatın, hatta yıldızların da bir serzakiri ve nur-efşan bir bülbülü var. Fakat bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bahiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eam ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semavatın bütün mevcudatını lâtif seceâtiyle, leziz nağamatiyle, ulvî tesbihatiyle vecde ve cezbeye getiren, nev'-i beşerin andelib-i zişanı ve benî Âdem'in bülbül-ü Zül-Kur'an'ı Muhammed-i Arabî’dir (a.s.m).” (24. Söz,4. Dal, Bülbül Bahsine Bir Tetimme)

 عَلَيْهِ وَعَلَى اَلِهِ وَ اَمْثَالِهِ اَفْضَلُ الصَّلاَةِ وَ اَجْمَلُ التَّسلِيمَاتِ

“ ... Niyet-i hâlise ile şeffafiyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette semâvat gibi nurânî sevab ve fazilet yerleşebilir.” (24. Söz, 3. Dal,10. Asıl)

“Şimdi bak: Onun neşrettiği nur ile o mâtemhâne-i umûmî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâb etti... Ve o ağlayıcı ve şekva edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zakir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi.” (19. Söz,4. Reşha)

“... O bürhân-ı bahir olan Peygamberimiz (a.s.m), bütün ehl-i îmâna imam, bütün insanlara hatib, bütün enbiyaya reis; bütün evliyaya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzakiri… Zira o; لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ der, dâvâ eder. Bütün sağ ve sol, yâni mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zakirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icma ile manen “sadakte ve bil hakkı natakte” derler.” (19. Söz, 1. Reşha )

“Kur'an; hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı duâ, hem bir kitab-ı davet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblağdır. Ehl-i kusurun zannı gibi değil. Zira zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir. Hem, cismânî ihtiyaç gibi, manevî hâcât dahi muhteliftir. Bâzısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, ruha hu gibi. Bazısına her saat "Bismillah" gibi ve hakeza.” (19. Söz,14.Reşha)

“Cenâb-ı Hak, Hz.Dâvud (A.S)'ın tesbihatına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir eda vermiştir ki: Dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillû ve birer insan gibi bir ser zakirin etrafında ufkî halka tutup bir daire olarak tesbihat ediyorlardı.” (20.Sözün 2.Makamı, S.241)

هُوَ nin lâfzında, havasında böyle parlak bir burhan ve bir lem'a-yı Vahidiyyet bulunduğu gibi; mânâsında ve işaretinde gayet nuranî bir cilve-i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve " هُوَ zamirinin mutlak ve müphem işareti hangi zata bakıyor?" işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki; hem Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, hem ehl-i zikr makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilme'l-yakîn ile bildim.” (Sözler, Hüve Nüktesi, S.147 )

“... ağaçlar, birer ceset oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek her biri, binler dilleri ile havanın dokunmasiyle "Hû Hû" zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtiyle Sâniinin Hayy-u Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar. "Cû La ilahe illa hû beraber mi zenet her şey" Çünkü: Bütün eşya لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ deyip, kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar. Vakit-bevakit lisan-ı istidat ile Cenâb-ı Hak'tan hukuk-u hayatını "Ya Hakk" deyip hazine-i Rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri lisaniyle "Ya Hayy" ismini zikrediyorlar.” (17.Söz, S.211)

“...Şeriatçe bazı savtlar helal, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvi hüzünleri, rabbanî aşkları iras eden sesler, helaldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.” (İşarat-ül İcaz, Mahiyet-i küfür, S.77)

“...Üçüncü Mektûb'ta denildiği gibi: Semâvât meydanında, Şems ve Kamer kumandası altında yıldızlar ordusunu harekete getirmekle, her gece ve her sene, şa'şaalı tesbihkârâne bir seyeran ve cereyan vermek demek olan cazibedar, sevimli vaziyet-i semaviye ve mevsimlerin değişmesi gibi büyük maslahatların vücud bulması demek olan o ulvî hikmetli netice-i Arziye, eğer vahdete verilse; O, Sultan-ı Ezel, kolayca küre-i arz gibi bir neferi, o vaziyet ve o netice için ecram-ı ulviyeye kumandan tâyin eder. O vakit arz, emir aldıktan sonra, memuriyet neş'esinden mevlevî gibi zikr ve semaa kalkar...” (20.Mektubun 10.Kelimesine Zeyl, 3.Temsil, S.236. )

“Eğer desen: Muhtelif tarikatlar vardır, / muhtelif âyinler, ibadet şekli giymiş? / Derim: Üç şartı varsa, bir niyyet-i hayır ile belki de zarar vermez. / Birinci şartı şudur: O, münâfi olmamak, / kat'an vakar-ı zikre, hem edeb-i huzura, / ikincisi, menhî olan ef'âlin içinde bulunmamak. Menhî olsa hiç olmaz. / O ef'âl ve harekâtı kasdî birer ibadet nazarıyla yapmamak. / Evet, hal ve harekât, ihtiyarî ve kasdîden daha ziyâde olmalı. / Şuursuz, incizabî, ızdırarî başka çeşit yakışmaz. / Zira asıl ibâdet, bizzat nefs-i zikirdir./ O ahvâl-i mubaha, bir vesile-i müşevvik. / Harekâtı tayinde ihtiyar-ı zakiri âyet serbest bırakmış, mubahta takyid etmez. / O ef'âl hiç benzemez şer'an muayyen olan ibâdat ef'âline. / Zira ef'al-i Şer'î bir ceviz-i hind'e benzer, süt-misâl lübbü gibi kışırı da lübdür, cevizimize benzemez. / Fakat âyin-i zikirde olan ef'âl ve ahvâl, cevizimize benziyor, / kışrî bir gılafdır, hiç bir vakit yenilmez. / Cevîz-i Hind'e benzemez, ona makîs olamaz.” (Lemaat, “Evliyadan Aşikin ve Arifin Beynlerinde Mühim Bir Fark”, S.100-101 )

“.... Bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler, (neûzübillâh) mahall-i îmân olan BÂTIN-I KALBE ilişip imânı zedeler ve îmânın tercümanı olan lisanın zevk-i nuranisine ilişip ZİKİRDEN NEFRETKARANE UZAKLAŞTIRARAK SUSTURUYORLAR.” (2. Lem’a, 1. Nükte, S.8. )

Risale-i Nur'daki zikirle ilgili kısımların pek azını beraberce okuduk. Acaba bu dersleri ve emirleri okuyan bir adamda insaf varsa; Risale-i Nur mesleğinde zikir yoktur diyebilir mi? Zikrinin nûrâniyetinden dolayı, oturduğu köşkü lerzeye gelip Hz. Bediüzzaman'la beraber Ferdun... Hayyun... Kayyumun... zikrine iştirak eden bu hakikat mesleğinde zikir yoktur demek, acaba nasıl mümkün olur? Risale-i Nur'un müellifi ve erkânları mı yanlış yapıyorlardı; yoksa onlardan sonra gelenler mi? Evet, işin başıyla sonu birbirinden tamamen ayrı özellikleri gösteriyor. Başı, kuruluşu ve kurucuları doğru idiyse sonu ve sonuncuları yanlıştır. Öyleyse düzeltilmesi lazım. Başlangıca yanlış demek ise mesleği kökünden inkâr etmek olacağından, elbette mümkün değildir. Risale-i Nur'un mesleğinde en kâmil mânâda zikir vardır. Zikir yaparken şu üç hususa riayet etmek mecburidir:

1- Zikir meclisinde Şer'-i Şerife aykırı bir hal bulunmaması (kadın erkek beraber olmak gibi).

2- Zikir esnasında yapılan hareketlerin huzura ve edebe aykırı olmaması.

3- Zikir esnasında yapılan hareketleri ibadetden saymamak, ancak dil ile veya kalb ile yapılan zikri ibadet olarak bilmek. ( Lemaat, “Evliyadan Aşikin ve Arifin Beynlerinde Mühim Bir Fark”, S.100-101)

Bu üç şart varsa zakirin zikir esnasında yapacağı hareketler tahdid edilmez.

 

Hulasa-i Kelam :   Risale-i Nur dairesinde hem cehrî hem hafî zikir vardır. Akşamla yatsı arasında okunması emredilen evradımız, tam bir Hatme-i Aczmendîdir. Dergâhlarda veya dershanelerde edepli bir oturuşla rabıtalı olarak, bir serzâkirin kumandası altında, hafî olarak yapılmalıdır. Cehrî zikrin şartları ise sabıkan beyân edildi.

Tohum Çatlatan Mektublar

efendi cerceveli

Fenâ-fi'l-İhvan Mektubu

Ben umum nur talebelerinde fani olmuşum lafı, 20. asırdan başka hiçbir asırda bulunmayan sevgili enaniyetlerimizin kalın bir perdesi olmuştur. O sevgilimiz o kalın perdenin altında  büyüyüp  kalınlaşmaktadır.

Bu nasıl bir yokluktur ki, emmare nefsi, bir terbiye altına girmeden kendi kendine onda muvaffak olsun. Bu nasıl bir yokluk ki, orada yok edecek bir büyüğün tasarrufu kabul edilmesin. Bu nasıl bir yokluktur ki, kendi varlığına başkasının da varlığını ilave ederek iyice var olur. Evet bu öyle bir yokluktur ki, kalb, ruh, sır gibi ulvi latifeler nefsi emmarede yok olur!...

devamını oku...

.

kitap okurken

Cadde-i Kübra ve 26 Yaşındaki Nefs-i Levvame ile Bir Hesaplaşma

CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım.

devamını oku...

.

muhim sual

Üç Mühim Sual

1- Mesleğimizde etba değil, ittiba esastır. Yani esas olan kemalat erbabına ittibadır, irşad edecek adam aramak değildir. O halde Kur’anî hakikatları muhtaç olanlara duyurmak işi nasıl olacak?


2- "Hazm edilmeyen ilim telkin edilmemeli" buyuruluyor. Bunu nasıl anlayacağız?


3- Fenafilihvanı nasıl anlayacağız? Herkes diyor ki: Hepimiz birbirimizde faniyiz. Bir mürşidde mi fena olunur? Birbirimizde mi fena olunur?

devamını oku...